5 Haziran 2014 Perşembe

Gezi Direnişi, gazeteciler ve penguenler

Geçtiğimiz haftalarda, Murathan Mungan, sosyal medyada gazetecilikle ilgi önemli bir noktaya dikkat çekmişti. Mungan, George Orwell'in "Gazetecilik, birilerinin basılmasını istemediği şeyi yayımlayabilmektir. Geri kalan her şey halkla ilişkilerdir" sözünü paylaşmıştı. Orwell'in gazetecilik için o dönemde yaptığı tanımlama belli bir dönemle sınırlı değildir. İktidarlar var olduğu müddetçe birileri 'rahatsız edici'haberler, yazılar yayımlayacak; birileri de suya sabuna dokunmayacak ya da kendisine verilen talimatları yerine getirecektir. Dünden bugüne gazetecilik bu iki ayrı çizgi üzerinden gitmiştir. Bir yandan İktidardan yana 'haber' yapanlar, gerçekleri çarpıtanlar ya da gerçeklerin üstünü örtenler; diğer yandan gerçekleri yansıtabilmek için bedel ödeyenler.
Günümüzde gazetecilik ağır sınavdan geçiyor. Özellikle demokrasinin olmadığı, hukukun işlemediğiTürkiye'de gazetecilik yapmak neredeyse imkansız hale geldi. Gerçekleri yazan gazeteciler hapishanelere kapatılıyor, mahkeme kapılarında süründürülüyor, vuruluyor. Ancak ağır bedellere rağmen gazetecilik yapmak isteyenler duruşlarından taviz vermiyor. Çok yakın zamanda, Gezi direnişinde buna tanıklık etmedik mi?
Geçen sene İstanbul'da başlayan Gezi Parkı eylemi topyekûn bir ayaklanmaya dönüşürken, gazeteciler de bu direnişin bir parçası oldu. "Gazeteciyim" diyenler, halkın taleplerini, dalga dalga büyüyen direnişi ve polis şiddetini olduğu gibi yansıtmak için az çabalamadı, az bedel ödemedi. Görüntü almak isteyen gazeteciler polis tarafından darp edildi, ellerinden makinaları alındı, gözaltına alındı. Ama gazeteciler yılmadı, hayatları pahasına da olsa gerçekleri yansıtmanın peşinden koştu. Polis şiddeti nedeniyle gözünü kaybeden meslektaşlarımız oldu. Hükümet yanlısı medya meslektaşlarımızı 'terörist' ilan etti. Savcılar, mahkemeler de yandaş medyayı aratmayan kararlara imza attı, gazeteciler yargılandı, gazeteciler hakkında ağır cezalar istendi. Hatta hükümet, gazetecilere öyle tahammülsüzdü ki, masa başında tweet atarak polis şiddetini ve AKP'yi protesto eden editörleri ve yazarları talimat vererek işlerinden kovdurttu. Gazeteciler kovuldukça kalemler daha da keskinleşti. Sesi soluğu çıkmayanlar çığlık atmayı öğrendi, örgütlendi, sokağa indi.
AKP her ne kadar ekranlarda penguenleri oynatsa da gerçekleri saklayamadı. Kanla bastırmaya çalıştığı direniş tüm dünyaya yayıldı.
Gezi Direnişi'nin yıl dönümü geldi dayandı kapımıza. Ve biz gazeteciler yine kalemimizle, kameralarımızla gerçeklerin orta yerinde yer alacağız.
Biz gerçekleri not düşerken, tarih de bizi yazacak.
http://blog.radikal.com.tr/gezi-parki-direnisi/gezi-direnisi-gazetecilik-ve-penguenler-61580

17 Ocak 2014 Cuma

Roboski ve 'adalet sarayı'

Tarih 29 Aralık 2011. İstanbul  güzel, güneşli. Adliye muhabiriyim.  Yani  adalet  ve adaletsizliğin  tam da ortasındayım. Meslektaşlarımın yargılandığı davayı takip etmek için Çağlayan'daki İstanbul  'Adalet Sarayı'ndayım.  Adalet yerini bulacak ve arkadaşlarım, meslektaşlarım beraat edecek, diye düşünüyorum (!) Umutluyum, gülüyor yüzüm... Ama uzun sürmedi bu yalan huzur... Gazete sayfalarını çevirmeden, televizyona bakmadan sokağa atmıştım kendimi; yüzümün gülmesi de bundanmış.
Kara haberi öğrenmem geç olmadı. 34 insan bombalarla paramparça edilmişti!  Beynimden vurulmuştum sanki. Haber spikeri günün "rutin" haberiymiş gibi aktarıyordu yaşanan katliamı.  Gördüklerim, duyduklarım karşısında ne bir söz çıktı iki dudağımın arasından ne de oturduğum yerden kalkabildim.  Öylece kala kaldım adliyedeki basın odasında.  Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum,  gözyaşlarım donmuştu sanki.   Ne meslektaşlarımın duruşmasını izleyebildim ne de haber yapabildim o gün.
'Adalet Sarayı' içinde, birilerinden adalet beklemek düşüncesi  bile o an  ne kadar da manasızdı.  Bir yandan mahkeme salonlarında tahliye bekleyen gazeteciler, diğer yandan eve ekmek götürebilmek için hayatlarını riske atan köylüler. Gazeteciler gerçekleri yazdıkları için sanık sandalyesindeydi,  Roboski'de köylüler çocuklarına ayakkabı alabilmek için 'sınır' ın diğer tarafındaydı.  Spikerin 'kaçakçılık yaptıkları belirlenen' dediği köylüler,  ekmek kavgasındaydı.  Okul harçlıklarını çıkarmak için, tek gözlü odalarını ısıtabilmek için bedel ödemişlerdi.
İçimdeki acı gibi isyanım da büyüyordu... Uzun zaman aradan sonra (mesleğe başlamadan önceki gibi)  fotoğraf makinemi bir tarafa bırakıp katliamı lanetleyen protesto yürüyüşüne katıldım.  Beyoğlu'ndaki yürüyüşte yüzler sapsarıydı, gözler yaşlı.  "Anaların öfkesi katilleri boğacak!" sloganı yeri göğü inletirken, katiller sıcacık yataklarında uyuyordu.    Yüreklerimiz "yaşasın halkların kardeşliği" diye atarken onlar;  yani katiller, yani "insan" demeye dilimin varmadığı o ölüm makineleri sloganlarımıza dahi tahammül göstermiyordu. Biz bağırdıkça, biz çoğaldıkça onlar küçülüyordu.
Sokaktaki yürüyüşlere katılmak dışında elimden bir şeyin gelmiyor olması yiyip bitiriyordu beni.   Yaşananları uzaktan izlemek ne kadar da acıydı. Bu acıyı halen derin yaşıyorum. Roboski'de battaniyelere sarılmış gencecik bedenleri,  battaniyelere sarılmış umutları düşündükçe...Ben, biz, yani "halkız" diyen hepimiz gereken tepkiyi göstermedik.
34 insanın ekmeğine göz dikenlere, 34 hayatı gözlerini kırpmadan yok edenlere,  paradan kutular, paradan oyuncaklar yapanlara umut bağladık.  "Adalet" dedik, 'adalet sarayları' nın içinde kaybolduk. Oysa ki eşitliğin olmadığı bir yerde adaletin olamayacağını  biliyoruz, adaleti kendi ellerimizle getireceğimizi de.
Roboski...
34 güzel insan.
Ne sizi unuttuk ne de sizi yaşamdan koparanları.

 http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/roboski-44166


Kadın ‘cam tavan’ a çarpıyor, erkek yükseliyor!

Kadın gazeteci, erkekle aynı işi yapsa da, daha fazla emek verse de karar mekanizmalarında yer almıyor. “Ben de buradayım” diyen kadın gazeteciyi zorlu bir mücadele bekliyor.

Kadın ‘cam tavan’ a çarpıyor, erkek yükseliyor!


Kadınlar, çalışma hayatının her alanında olduğu gibi basında da ayrımcı uygulamalara maruz kalıyor. Kadın gazeteci istediği haberi takip edemiyor, istediği konuda köşe yazamıyor, üst düzey kademelerde yer almak için başarının ötesinde bir çaba sarf etmeye zorlanıyor. Çalışma yaşamında erkekle aynı işleri yapan kadın gazeteci, karar alma mekanizmalarında yer almıyor.

Feminist hareketin akademik dünyaya en büyük katkılarından biri de bu alandaki eşitsizliğe dikkat çekmesi olmuştur. Kadının medyadaki temsili üzerine yıllardır bir dizi araştırma ve inceleme yapıldı kadınlar tarafından. Tüm bu araştırma ve incelemelerdeki temel çıkarsama ise medyanın cinsiyetçi olduğudur. Araştırmalar, kadının medyada iş ve toplumsal hayatındaki başarılarından çok, töre cinayetleri, intihar, tecavüz, şiddet gibi haberlerle yer bulduğunu ortaya koydu. Haber metinlerinde, reklâmlarda, gazete sayfalarında cinsel obje veya eğlence unsuru olarak kullanılan, sürekli “mağdur” gösterilen kadın, çalışma hayatında da ayrımcılığa maruz kalıyor.

Basında kadın oranının ne olduğu ve geçmişten bugüne nasıl bir eğri çizdiği tam olarak bilinmiyor. Farklı kaynaklara baktığımızda, eğilimin artış yönünde olduğunu kabul etsek bile, hali hazırdaki durumun pek parlak olmadığı açık. 1988 yılında araştırma yapan gazeteci Ayşe Asker, kaynak belirtmeksizin toplam kadın gazeteci sayısının 300 olduğunu saptamış. Bugün ise kadın gazetecilerin sayısı çok daha fazla. Başbakanlık Basın Yayın Enformasyonu Genel Müdürlüğü’nün 19 Nisan 2013 tarihli verilerine göre, 212 sayılı Kanuna tabi olan gazetecilerden 3. 250’si kadın, 11.310’u erkek olmak üzere toplam 14. 560 gazeteci var. Ancak, bu veriler Türkiye’deki gazeteci sayısını vermeye yetmiyor. Çünkü bu rakam 212 Sayılı Kanun’a tabi olmayan gazetecileri kapsamıyor. Kayıt dışı olan gazetecilere de ulaşmaya çalışan Medya Takip Merkezi’ nin 10 Nisan 2013 tarihli verilerine göre ise Türkiye’de 39 bin gazeteci var. Bu sayının kaçı kadın, bu da bilinmiyor. Bilinen tek gerçek, kadın gazeteci sayısının giderek artıyor olması.

Kadın gazetecilerin sayısı geçmişe oranla bir artış gösterse de, kadınların yaşadığı sorunlar hiçbir zaman azalmadı. Bugüne kadar yapılan araştırmaları incelediğimizde; çalışma yaşamında erkekle aynı işleri yapan, hatta daha fazla emek harcamaya zorlanan kadın, karar alma mekanizmalarında yer almıyor. Türkiye’de bu alanda yapılan araştırmalara baktığımızda; medyada kadın temsiline ilişkin en kapsamlı çalışmayı Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ) yapmış. MEDİZ’in çalışması, aynı zamanda, Türkiye’de kadınların medyayı örgütlü bir şekilde eleştirmesinin ilk örneğidir.

MEDİZ’in 2008 yılındaki çalışmasını kendime rehber alarak, kadın gazetecilere yönelik yapılan araştırmalara katkı sunmak amacıyla bir alan araştırması yaptım.1

Sahaya indim ve hemcinsim meslektaşlarımla görüştüm. Toplam 50 kadın gazeteciyle konuştum. Görüşme yaptığım kadınların alanları değişiyordu; kimisi yazar, kimisi editör, kimisi de muhabirdi. Ana akım medyada çalışan kadınlar konuşmakta daha çok tereddütlüydü, çünkü işten atılma kaygısı taşıyorlardı. Ancak yine de benden desteklerini esirgemediler.

Hürriyet, Milliyet, Sabah, Yeni Şafak, Zaman, Posta, Cumhuriyet, Radikal, Taraf, Yurt, Evrensel ve BirGün’den kadınlarla görüştüm. Kadın gazeteciler yoğun bir tempo ile çalıştıkları için kimisiyle de e-posta yolu ile görüştük. Ben soru sordum, onlar yanıtladı.

Görüşme yaptığım kadınların çalıştıkları departmanlara baktığımda; büyük çoğunluğu haber merkezinde, yazı işlerinde ve istihbarat birimlerinde çalışıyordu. Mülakatlara katılanların 9’u köşe yazarı, 1’i yazı işleri müdürü, 3’ü istihbarat şefi, 17’si editör, 18’si muhabir, 2’si ek editörüydü.

Kadınlar, gazete yönetim kademelerinde ve karar mekanizmalarında yeterince(hatta hiç) yer almadıklarından şikayetçilerdi. “Gazetede yönetici olmak için erkeklerle size eşit haklar tanınıyor mu?” diye sorduğumda, kadınların büyük çoğunluğu, “hayır” yanıtını verdi. Yönetim kademelerinde yeterince yer alamadıklarını, kariyerlerini geliştiremediklerini belirten kadınlar, bunun sebebinin basındaki erkek bakış açısı olduğunun altını çizdiler. Kadınlar, gazete künyelerinde sayısal olarak artmalarına karşın kararlarde etkili ol(a)madıklarını ifade ettiler.

Görüşme yaptığım bütün kadın gazeteciler, bulundukları konuma gelebilmek için çok çalıştıklarını ve meslekteki başarıları nedeniyle bulundukları yere hak ederek geldiklerini ısrarla dile getirdiler. “Erkekle aynı işi yaparken, erkek yükseliyor biz daha aşağılara düşüyoruz” diyen kadınlar, mevcut eşitsizliğin son bulması için en başta kadınlara görev düştüğünü belirttiler. Yönetim kademelerinde yer almadıkları için erkek egemen bakış açısının hakimiyetini sürdürdüğünü ifade eden gazeteciler, medyada kadınların çoğunlukta olmasının da mevcut durumu değiştirmeyeceğini vurguladılar. Değişim için ön koşulun örgütlenmek olduğunu, örgütlendikçe erkek egemen zihniyetin mahkum edilebileceğini söylediler.




 http://birgun.net/haber/kadin-cam-tavan-a-carpiyor-erkek-yukseliyor-5864.html

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kadınlar, erkekler, aşklar ve mektuplar


Aysel Kılıç

Gözlerimizi kapatıp yeni bir dünyaya  yolculuk yaparız çoğu zaman. İçinde bulunduğumuz dünyadan çok uzak, başka bir yaşama.  Sınırlar yoktur o dünyada,  sevgi, aşk mülkün hapsinde değildir, cinsellik özgürdür.  Ne kadın erkeğin kölesi, ne de erkek ‘kutsal’ ailenin kölesidir.  Çıkar ilişkilerine yaşam alanı yoktur.  Sevdiği için dokunur kadın ve erkek, sevdiği için özgür bırakırlar birbirlerini. Kimse kimseye istemediği bir hayatı dayatmaz,  yaşamlarını zindana çevirmez; aksine birbirlerinin hayatlarını yeşertmek için yaşarlar. Kadın ve erkek arasındaki çıkarsız ve özgür birliktelik,  tüm toplum için geçerlidir. ‘Ben’ değil, ‘biz’ hâkimdir hayata. Biri zincirliyken, diğerinin özgür olma şansı  yoktur.  Biri mutsuzken diğerinin mutlu olma olasılığı da.

Bu rüyadan uyanmak istemeyiz.  Hatta kimimiz hep o rüyayla yaşarız; çünkü o rüyanın gerçekleşme olasılığının yüksek olduğunun farkındayızdır.  Bizi dimdik ayakta tutan da bu farkındalıktır.  Bu rüyanın peşinden gidenlerimiz, mevcut  ‘düzen’ in sunduğu ilişki biçimlerinden mutlu olamayanlarımızdır. Sever,  aşık oluruz ama aşkımızı rüyamızdaki gibi yaşayamayız, yaşama olanağımız yoktur.  Yaşamaya başladığımızı sandığımız an duvara çarparız, durmadan çarparız. Çünkü aşk ne tek kişilik ne de iki kişiliktir.

Ne kadınlar olarak özgürüz bu toplumda, ne de erkekler özgür.  Erkek egemen toplumda, yaşamlar kapalı bir kutu gibidir. Gerçek özgürlükler olmadığı için aşk da cinsellik de “sır” gibi yaşanır.  Şeffaf olmadığı gibi samimi de değildir ilişkiler; bundandır ki hep  ‘sürpriz’lerle doludur.  Aşk yaşadığımız bir erkeğin hayatındaki bir başka kadınla (ya da kadınlarla) kesişebilir her an yolumuz.  Hiç  beklemediğimiz bir anda tanımadığımız bir kadından mektup alabiliriz.  ‘Ahlaksız’ olmakla itham edilebiliriz.  ‘Erkeğine sahip çıkan kadın’  -bir bütünü göremediği için olmalı-  öteki kadının  kendisiyle aynı ‘kader’i paylaştığını anlamayabilir. Erkeğe ve erkek egemen sisteme değil, hemcinslerini kendine hedef alabilir. ‘Aldatıldığı’ psikolojisiyle kendi hayatıyla birlikte diğer kadınlar ve  (sevdiği) erkeğin hayatını da zindana çevirebilir her an. Mektup postalayan kadına,  sevginin tekelleştirilemeyeceğini yazmak isteyebiliriz, yazarız da. Ama anlatmak istediğimiz her zaman anlaşılamayabilinir. Çünkü,  ‘ahlak’ üzerine kurulu toplumun  ‘değer ’lerini yerle bir ediyoruzdur,  ‘ahlaklı’ların gözünde‘namussuz’uzdur, ‘hafifmeşrep’izdir...

Erkek için de durum farklı değildir, hatta daha vahimdir. Özgürlüğü sadece kendine hak gören erkek,  kendine  ‘sevgili’ olarak seçtiği kadınla yaşadığı ilişkiyi  öncelikle “garanti”ye alır.  Erkek o kadının yanında adeta bir sığınmacı gibidir. Kendini hapiste hisseder ve hep başka aşklar, başka  heyecanlar peşinden gider.  Arayışının sonu bir türlü gelmese de birliktelik  sürdürdüğü, aynı çatı altında yaşadığı kadından da vazgeçmek istemez.  Çünkü, yalnız kalma korkusu yaşar erkek.  Yalnız erkek,  kendi başına ayakta duramaz. Bu nedenledir ki, yaşadığı maceralar, yaşadığı aşklar hep ‘gizli’dir.   Çevresi tarafından duyulmasından korkar. 

Sistemin içerisinde şekillenen erkeğin ya da posta kutumuza mektup gönderen kadının davranışlarını anlamak çok da zor olmasa gerek.  Ataerkil toplumlarda sadece kadın değil, erkek de kendi yarattığı sistemin kurbanıdır. Mektup yazan kadına kızsak da, onu suçlayamayız;  ona o mektubu yazdıran nedenleri, toplumsal  ‘düzen’ i  sorgularız. Sorguladıkça aydınlanır, aydınlandıkça güzel olana daha da yakınlaşırız.

Adaletin,  özgürlüklerin olmadığı;  ,aşk dahil, yaşama dair her şeyin mülk üzerine kurulduğu egemen sistemde gerçek sevgiyi, sorunsuz birliktelikleri yakalamamız çok zor.  Dinin, feodalitenin, paranın hüküm sürdüğü bir yerde, ne aşklar dilendiği gibi yaşanılır ve uzun ömürlü olur, ne de mutlu erkek ve kadınlar oluruz. Nasıl yaşayacağımıza biz kendimiz karar verdiğimiz an, mevcut olana karşı isyan bayrağını çektiğimiz an özgürlüğe adım atmış oluruz.

Özellikle, AKP Hükümetinin gerici söylem ve uygulamalarının bu kadar yoğun hissedildiği, kadınların hiçleştirildiği şu dönemde, isyan bayrağını en başta kadınlar ellerine almalı. Kadınlar, düşledikleri özgür dünyayı, ancak kendi elleriyle inşa edebilir.

Öyleyse daha ne duruyoruz? Başka bir dünyada başka bir hayat, başka bir aşk yaşamak mümkün.



http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/kadinlar-erkekler-asklar-ve-mektuplar-39645


8 Ocak 2013 Salı

Ben, Metin olmaya mecburdum!


Bir gazeteci, cesur, yiğit bir gazeteci yaşama veda etmişti. Hafızamda bir daha hiç silinmeyecek kadar büyük, yürekli bir gazeteci.  Adı Metin’di. Metin Göktepe.  O ismin benim yaşamıma yön vereceğini çok sonradan anlayacaktım. O’nu hiç görmedim, tanımadım ama sanki yüreklerimiz birlikte atmıştı. Sanki aynı kalemi tutuyor, aynı sözleri haykırıyor ve aynı öfkeyi büyütüyorduk.

Metin’i gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında tanıdığımda, O çoktan ayrılmıştı aramızdan. Tarih sayfalarını bir karanlığa daha açmıştı.  Metin Göktepe dövülerek, işkenceden geçirilerek katledilmişti. Susturulmaya çalışılmıştı ancak Metin susmamıştı. Metin ölse bile hiç susmayacaktı! Kendisiyle birlikte atan yürekler, O’nun soluğu, O’nun sesi olmuş, O’nun kalemini yere bırakmayacaktı.

Televizyon ve gazetelerden Metin’in öldürüldüğünü duyduğumda henüz 16 yaşında, lise öğrencisiydim. Umutlu, öfkeli ve bir o kadar da kararlı bir genç. Metin’in kalemi olacaktım; çünkü Metin bendim, Metin yoksul kondularda unutulmuş Zeynep anaydı, Metin yalın ayaklı, esmer yüzlü Jiyan’dı, Metin kimliğini saklamaya mecbur bırakılan Armenag’dı, Metin  hapishanelerdeki isyandı, Metin…

Karar vermeme gerek kalmamıştı, ben Metin olmaya mecburdum. Gazeteci olacaktım. Adım atmıştım ve geriye dönüş yoktu. Gazeteci olmak bedel ödemekti bir anlamda. Metin o gün hapishanede yaşanılanları yansıtmak pahasına bu bedeli ödemişti.
Metin Göktepe’nin öldürülmesi, devletin gerçekleri göstermeye çalışan gazetecilere yönelik tutumunun sadece bir örneğidir. Metin’i bilinçli öldürmüştü devlet, çünkü Metin gerçekleri görüyordu!  Çünkü Metin Evrensel’in sesiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, aslında bu tablonun hiç değişmediğini görürüz. Dün Metin’di, daha öncesinde Ape Musa, bugün sen, ben ve onlarcası.
Gerçeğin kendisiyle muhatap olan gazetecilerin çabası, mücadelesi birilerini hep rahatsız edecektir çünkü.

                

Metin için yazdığım bu yazı, 7 Ocak 2007’de Evrensel gazetesinde yayınlandı. O dönemde Dİcle  Haber Ajansı'nda  muhabirdim.


3 Eylül 2012 Pazartesi

Savaşın gölgesinde bir kent Antakya


 Aysel Kılıç -Gülşen İşeri

Aylardır yanı başımızda süren bir savaş var. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları için ‘demokrasi götürüyoruz’ diyerek masum halkı öldürmesi ve bu ölümlerin hala Suriye’de devam etmesi Türkiye’de özellikle de sınır bölgelerinde derinden hissediliyor.

Her gün üzerlerine bombaların yağdığı Suriye halkıyla dayanışmak için birkaç girişim oldu Türkiye’den…

Geçtiğimiz hafta  ‘sınır’da anlamlı bir etkinlik daha yapıldı. Her yıl yapılan Yeşilpınar Defne Kültür ve Sanat Festivali bu yıl müziği bıraktı ve bir foruma dönüştürülerek’ Barışa Çığlık’ adıyla sanatçı, aydın, yazar, akademisyen, siyasetçiyi bir araya getirdi.  Bizde bu vesileyle Antakya’daydık… Sınırdan Suriye’ye nasıl bakılıyor, nasıl yorumlanıyor, Antakyalılar savaş gölgesinde nasıl yaşıyor yakından bakalım dedik.

Ama hemen hatırlatalım; Antakya’ya yola çıkışta en yakınımızın bile bize “oraya gideceğinize emin misiniz, kötü şeyler olacak” demesi aslında Türkiye’deki genel algıyı özetler niteliğindeydi. Sınıra gidiyorsunuz ve sınırda size bekleyen silahlı güçler vardı…

Bizde iki gün boyunca Antakya’da sokak sokak gezdik. Aslında Türkiye’nin herhangi  bir noktasından sınıra kaygıyla bakmak doğal, silahlı güçlerle sokaklarda karşılaşmazsak da Özgür Suriye Ordusu’ndan olduğunu tahmin ettiğimiz insanlarla sıkça karşılaştık.

Tabii bir de Türkiye’nin gündemine oturan Apaydın Kampı ve o Kampta karşılaştığımız Özgür Suriye Ordusu’nun Komutanının anlattıkları kampa alınmadığımızın en açık kanıtıydı.

İşte bu savaşın tam da gölgesinde yaşayan insanlarla konuştuk, kaygılarını dinledik, en çok da huzursuzluklarını paylaştılar bizimle…

Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor
Antakya ve Suriye halkları bugüne kadar iç içe yaşamış.  Ekmeklerini bölüşmüşler,  sevdalanmışlar, acılara ve sevinçlere ortak olmuşlar.  ‘Sınır’ nedir bilmemişler Antakyalılar.  Kimisinin kardeşi var tellerin diğer yakasında,  kimisinin sevgilisi, eşi, dostu.  Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Arap’ı aynı çatı altında yaşamış... İşte bu nedenle Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor.  Sınırın ötesinde düşen her can Antakya’yı yasa boğuyor.

Suriye’deki  ateş Antakya’nın sokaklarında  hissediliyor.  Sokaklar sessiz... Adım adım yarıyoruz sessizliği.  Harbiye sokaklarında ayakkabı boyacılığı yapan ustaya çeviriyoruz objektiflerimizi.  Eve ekmek götürmek için yıllarca fırça sallamış Ali Usta.   Dilinden türkü eksik olmuyor Ali Usta’nın, hem işini yapıyor hem söylüyor. Arapça, Kürtçe sonra da Türkçe... “Bu topraklardaki tüm dilleri bilirim” diyor Usta.   Yanı başlarındaki savaşın Antakya esnafı üzerindeki etkisini konuşuyoruz Ustayla. “Eve,  çay, ekmek eskisinden daha da zor giriyor. Savaş yoksulları vuruyor”  diyor Ali Usta.  Usta ile sohbetimizin ardından Harbiye esnafının kapısını çalıyoruz tek tek.

EKMEK KAVGASI ‘SINIR’TANIMIYOR
Yılmaz Kart bölgede 25 yıldır esnaf.  Ekmek kavgası sınır tanımıyor, yeri geldiğinde ‘sınır’ı aşıp gitmiş Suriye’ye, ticaretini yapmış gelmiş, yeri geldiğinde de dostlarını, oradaki kültürü kendisiyle alıp gelmiş.  “Suriye halkı misafir perver, onlarla bir sorunumuz yok. Ben de giderdim onlar da gelirdi buraya ama çatışmalar başladığından beri gidip gelemiyoruz” diyor Kart yüzündeki üzgün ifadeyle. Şiddet ortamından duyduğu kaygıyı da dile getiriyor Yılmaz Kart:   “Güvende hissetmiyoruz kendimizi,  Savaş bizi çok etkiledi,  işlerimiz de çok düştü.”

 Yurdanur İşbilir ise Harbiye’nin sayılı kadın esnaflarından biri.  Suriye’deki savaşın halkların savaşı olmadığına dikkat çekiyor İşbilir. “Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Türk’ü kardeşiz” diyor İşbilir ve ekliyor: “Başbakan bu savaşa ortak olmamalı, halkın tepkisini dikkate almalı.”

Mürsel Gül de üç defa geçmiş sınırın diğer tarafına.  “O kadar gittim ama hiçbir kötülüklerini görmedim Arapların. Suriyelilerle kardeşiz, savaş istemiyoruz” diyor Gül.  Sokağa kurduğu tezgahların başında duruyor Mehmet Gül.   Taze meyve satıyor.  Şiddet ortamının satışları olumsuz etkilemesinden yakınıyor, “ Bu savaş bizi daha da yoksullaştırdı, çoluk çocuğumuz perişan olacak” diyor.

Mürsel Gül’ün  tezgahı etrafında toplanan komşu esnaf da tedirgin.  “Başbakan bizi duymuyor, televizyonlar bizi görmüyor. Biz savaş değil, barış istiyoruz! Sesimizi duyurun artık! “ diyor  Hacı Murat da.

 ‘SAVAŞA DEĞİL, EĞİTİME BÜTÇE’
Harbiye sokaklarında genç esnafla da sık karşılaşırsınız.  Karşımıza çıkan ilk gençle selamlaşıyoruz.  Mehmet Temizkan henüz 18’inde bile değil.  Bir yandan ekmek kavgası derdine düşmüş,  diğer yandan da kapısını çalacak askerliğin derdinde Temizkan.  “Askere gitmekten korkuyorum, savaş çıkarsa ne yaparız?” diye soruyor.

 Yaz sürecini okul harçlığını çıkarmak için değerlendiren lise öğrencisi Ramazan Aydın da, “Biz bu topraklarda savaş istemiyoruz, kimseyle sorunumuz yok. ” diye kaygısını dile getiriyor. Karagözlü,  kara kaşlı genç de “ Başbakan silahlara para yatıracağına, biraz da gençlere baksın, eğitime bütçe ayırsın. Biz savaşa değil, okula gitmek istiyoruz” sözleriyle Hükümete tepkisini dile getiriyor.

BİR SAVAŞIN İÇİNDE BULMAK İSTEMİYORUZ KENDİMİZİ
Antakya’nın Harbiye ilçesini geride bırakıp merkezde, Zenginler Mahallesi’ndeyiz.  Mahalle’nin daracık sokaklarını yürürken,  taburelerini altlarına çekip, sabah çaylarını yudumlayan esnafın arasında buluyoruz kendimizi. 

 Sohbetlerine ortak oluyoruz.  Zenginler Mahallesi eski muhtarı Şaban Gür de var aramızda. “Mahallemiz adını kültür zenginliğinden almış.  Zenginliğimiz parasal değil, Arap’ı, Kürt’ü , Türk’ü bir arada yaşıyoruz; kiliselerimiz camilerimiz yan yana, bundan ötürü zenginiz” diyor   Şaban Gür. Sınırdaki savaşa işaret eden Gür,  “Komşumuz iyiyse biz de iyiyiz, bir savaş olursa orada bizi de kötü etkiler.  Üç kez Suriye’ye gittim, ticaretimiz, dostluğumuz var onlarla. Savaş hem onları hem de bizi bitirir “ sözleriyle şiddetin karşısında duruyor.

Zeynel Abidin  Eraslan da  Zenginler’de esnaf.   ‘70’lerden önce gitmiş Suriye’ye. “ İş güç derken zaman akıp gitmiş, yanı başımızda ama bir daha da gitme fırsatım olmadı. Bir kez daha görmek isterdim oraları. Hepimiz kardeşiz…”diyor Eraslan.

Suriye’den gelen mültecilere işaret eden Sedat Umut ise çatışma ortamından duyduğu tedirginliği dile getiriyor:  “Oradan gelen mültecilere karşı değiliz. Biz oradan gelen eli silahlı insanlara karşıyız. Dışarıdan bomba sesleri geliyor. Suriye ordusunun bombaları. Bu durum bizi tedirgin ediyor. Bir savaşın içerisinde bulmak istemiyoruz kendimizi”

SİLAHLI İNSANLAR DOLAŞIYOR ORTALIKTA

Her sokağı ayrı bir zenginlik olan mahalleyi adım adım yürüyoruz. Avlulara açılan eski, cumbalı evler eşlik ediyor bize.  Sokağa açılan kapılardan biri dikkatimizi çekiyor. “Ehliddar Kültür Merkezi” yazılı kapıyı aralayıp içeri giriyoruz. Geniş bir avluda sıcak bir ortamın içerisinde buluyoruz kendimizi. Arapça müzik çalıyor banttan. Kürtçe, Türkçe, Arapça gazete ve dergiler masalarda.

Ehlidar Genel Sanat Yönetmeni Hasan Özgün’ün  yanına oturuyoruz. Arapça bir kelime olan “Ehliddar” ın ne anlamına geldiğini anlatıyor bize Özgün. Mekana bu ismi vermenin anlamlı olduğunu şu cümleyle ifade ediyor: “Çünkü, ‘Ehliddar’ hem ağırlayan, hem de ağırlanan anlamında.”


 Özgün’e, Antakya’yı ziyaret amacımızı anlatıyoruz, yanı başlarındaki savaşı soruyoruz.

“Antakya tedirgin. Çünkü bombalar patlıyor yanı başımızda, insanlar ölüyor” diyor.  Özgün AKP hükümetini de eleştiriyor: “Siyasi iktidarın söylemleri sorunlu. Suriye yönetiminden bahsederken bizi rencide ediyor.  Buradaki halkların, Alevilerin tedirgin olmasında ciddi gerekçeler var. Farklılıkları ötekileştiren bir yaklaşımı var.  Bu bizi rahatsız ediyor. Burası bir kültürel mozaik, kentin bütün dokuları tepki veriyor.  Sendikaları, odaları, Sünni’si ,  Alevi’si, Kürt’ü, Türk’ü tepkili hükümete. AKP tabanına yakın kesimlerden de tepki var. Hükümetin yaklaşımı ve söylemlerine karşı halk arasında yine de bir umut var, sağduyu var. Barış talepleri yükseliyor.  1Eylül Dünya Barış Günü’nde Antakya halkı sokaklarda olacak, biz sanatçılar da bu sürece destek vereceğiz.”

Hasan Özgün, Suriye’den gelen silahlı kesimlere de dikkat çekiyor ve anlatıyor:  “Silahlı insanlar dolaşıyor ortalıkta, bu durum bizi tedirgin ediyor. El Kaide militanların tedavileri Antakya hastanelerinde yapıldığı için buradaki hastaların tedavileri aksatılıyor, bu durum yurttaşın tepkisine neden oluyor. Hükümet onların arkasında duruyor.  Yediden yetmişe herkesin bu duruma tepkisi var. İnsanlar sokaklara çıkamaz oldu. Suriye’den gelen eli silahlı adamlar, Antakyalı kadınların yaşam tarzlarına giyim kuşamlarına bile karışır duruma geldi, sokaklarda gerilim var. Alevi düşmanlığı yapılıyor. Ama bunlar burada tutmaz, yüzyılın getirdiği bir doku var burada. Aleviler, Hristiyanlar, Sünniler bir arada. Halkların kanı üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Halk bu oyuna gelmeyecek.”

SAMANDAĞ: BİR MASAL DİYARI
Bu kez yolumuz 150 bin nüfuslu Samandağ’ına düşüyor... Kültürel olarak farklılık gösteren ancak yıllardır bir arada yaşamayı başarmış bir yer Samandağ.

Aleviler, Hristiyanlar, Ermeniler, Sünniler, yan yana, iç içe yaşamışlar. Nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Alevileri oluştursa da etnik ve kültürel zenginlik kendini hemen belli ediyor burada.

Günlük yaşamlarında anadilleri Arapçayı konuşan Samandağlılar elbette yaşanan son süreçlerden kaygılılar. Bu kaygılarını paylaşmak için ilk olarak bir Alevi ailesine konuk oluyoruz.

BU ZULÜM BİTSİN
Hasibe Oktay 83 yaşında; yüzünde 83 yılın acısı, kederi ve yaşanmışlığın izi öylece duruyor. Dört çocuğunu kaybetmiş, ama yine de yaşama sımsıkı tutunmasını bilmiş… Arapça konuşuyor bizimle ama bizim anlamadığımızı düşününce Türkçe konuşmaya çalışıyor. Arada Arapçaya kayıyor dili; insan en iyi kendi dilinde ifade eder ya kendini o da en sonunda öyle yapıyor, Arapça anlatıyor, bize Türkçe tercüme ediliyor…83 yılda neler yaşadığını sorduğumuzda önce bir duruyor, 83 yıl, kolay değildi elbet…


 Biraz geçmişe gidiyor; eskiden çok yoruluyorduk çalışırken ama mutluyduk, şimdi makineleşmeyle işler kolaylaştı ama Mutsuzuz diyor…  Birde espri yapıyor, feministler kızmasın ama 10 çocuk yaptım hiç pişman değilim gene olsa gene yaparım diyor, gülümsüyor…

Biz derdimizi ise biraz gündemi sormak… “ Bunca acı gördün, yanı başında savaş oluyor ne düşünüyorsun” dediğimizde hemen söze giriyor:

“Yapılan zulüm ve katliamdan haberdarım, bu coğrafyada kan akıyor, masum insanlar ölüyor, elbette savaşa karşıyız, bu kan dursun artık! Bu savaş kim için… Tam olarak yetkililer ne yapmak istiyor bilemiyorum. Birbirlerini kardeş olarak görenlerin, birbirlerini boğazlamasını istemiyorum” diyor.

ERDOĞAN’IN ‘ÖZEL’ MİSAFRİLERİYMİŞ!
Söze Şevki amca giriyor… Suriye üzerine onun da anlatacakları vardı… Kendi tanıklığını anlatıyor hemen:

“Antakya oteline gittim, orada gördüğüm olaylar çok kötüydü… Büyük Antakya otelini istila etmişler, ben artık muhalif değil terörist diyorum onlara. Onları yönlendiren insanlar var.  Kendi kulaklarımla duydum, damadımla otururken orada gördüğümüz sarışın, zayıf, orta boylu bir erkek iyi şekilde Arapça ve İngilizce biliyordu, resepsiyona girip birini sordu; sonra salona geçip bekledi ve yanına iki sakallı adam geldi, İdlib’den söz ettiler. Şöyle diyordu; “orada yapacağınız şey İdlib ele geçirirseniz nizami ele geçirebilirsiniz...”  Ürkütücüydü.

Kimi kime şikayet edeceksin, Türkiye basının yazdığına göre teröristler gece Suriye’ye gidip savaşıyor, gündüz Apaydın kampında konaklamaya geliyorlar. Çok korkunç şeyler oluyor... “

Antakya’da pek çok duyum var tabii… Şevki amca bu durumdan kaygılı… Karaçay beldesinde birkaç evin taşlandığından da söz ediyor,  minibüse binenlerin para vermediğini ve Erdoğan’ın misafirleri olduklarını söyleyenler vs…

Hatta Samandağ’ında 60’a yakın El kaide olduğu bilgisini de aldıklarını iletiyor.  Sonra şaşkın şaşkın anlatıyor; “ Bir Müslüman bir Müslümanı katletmez. İnsan katletmez ama onlar insanı katlettikten sonra tekbir getiriyorlar… “ diyor.

Antakya’ya ya gerçekten mülteci olarak gelenler var dediğimizde, “mülteci olarak gelenlere karşı değiliz. Mültecilerin arasında gelen muhaliflere karşıyız...”

Ve yaklaşık bir haftadır basında yer alan haberlere dikkat çekiyor ve basının dilini neden değiştirdiğini soruyor: “Ulusal basın iki gün içinde ağız değiştirdi ve Apaydın kampında teröristler var demeye başladı,  ne oldu,  akıllarına ne geldi de söylemleri değişti, ama biz biliyoruz yukarıdan talimat aldılar dillerini değiştirdiler” diyor.

Ve elbette bu savaş ortamı, savaşın gölgesinde yaşam süren Antakyalıları en çok da ekonomi vurmuş… “Esnaf kan ağlıyor” diyor şevki amca ve devam ediyor: “Halk tedirgin, dışarı çıkarken bomba sesleri geliyor, iki gündür duyduğumuz ses bombaydı, ister istemez tedirgin oluyoruz… “

FİİLİ BİR SAVAŞ DURUMUNDA DEVLETİ KARŞIMIZA ALIRIZ

Peki, fili bir savaş durumu yaşanırsa ne yapacaksınız?  Şevki amca bu konuda net; Aleviler ılımlıdır, eline silah almaz diyor; “ hem alsa da silahı nereden alacağız, kaçak silah mı alacağız… “

Samandağ’ında bize mihmandarlık eden Avukat Halil İbrahim Özgün ise savaşın burada yayılması devleti karşınıza almak demek diyor ve elbette bir kırılma yaşanacağından söz ediyor.

HALKLAR ARASINDA MEZHEPSEL AYRIŞMA YOK

Sohbet uzadıkça uzuyor ama bizi bekleyenler de var.... Bu kez yolumuzu Hristiyan mahallesine çeviriyoruz… Bir diğer adıyla Zeytuni…Zeytuni denilmesinin nedeni ise eskiden buralar zeytinlikmiş adı öyle kalmış…


 Abdullah Yumurta-Rum Ortadoks kilisesinde Papaz ve 20 yıldır bu görevi yapıyor.  5 yıl Suriye Laskiye’de eğitim almış… 16 yıldır da Antakya/Samandağ’ında.

16 yıldır Samandağ’ında ama ilk geldiği yıllarda kendini kabul ettirmekte bir hayli zorlanmış... “Bir toplumdan geliyorsunuz, sizi tanımayınca kendinizi anlatmak zorundasınız, zorlanıyorsunuz elbette”   diyor.

Dikkatimizi çeken bir noktaya değiniyoruz hemen... Kilisenin karşısında Alevilerin de türbesi var. İki farklı kültür karşılıklı ne güzel diyoruz... Bu ziyaret yeri aslında Hristiyanlara aitmiş, kilisemiz var kim burada ibadet yapmak isterse gelsin alsın demişler ve Aleviler de bu ziyaret yerini alarak birlikte kültürel bir kaynaşmaya da adım atmışlar... Anlıyoruz ki; Hırıstanlığın ilk yayıldığı yer olan Antakya’ya kültürler mozaiği boşuna denmemiş.

Suriye meselesine geldiğimiz de halkın huzurunun bozulduğundan söz ediyor Abdullah Yumurta; halkların savaş istemediğinin de altını çiziyor defalarca. Mezhepsel çatışmalara neden oldu mu dediğimizde ise farklı düşünüyor; Yumurta’ya göre halklar arasında mezhepsel bir süreç yaşanmıyor. Bu dış güçlerin saldığı bir korku.

Bu söz üzerine hatırlatıyoruz;  Selefiler “Hırıstiyanlar Beyrut’a, Aleviler tabuta” diyorlar? Tabi bir din adamı tek taraflı düşünmez... Kim derse desin bütün dinleri kabul ettiğini söylüyor, din, dil, ırk ayrımı gözetmeden herkese insan olarak baktığını ifade ediyor.

Peki, 5 yıl Suriye Laskiye’de kaldınız o zamanlar yaşam nasıldı dediğimizde?  “5 yıl kaldım güven çok iyiydi, bugünkünden elbette daha iyiydi, eğer komşun yemek yapmışsa bana yemek getiriyorlardı,  kim olursan ol, önce insandın...  Şimdi değişti her şey... “

TOP SESLERİNİ DUYUYORUZ, BİLİYORUZ Kİ İNSANLARI BOMBALIYORLAR
Hırıstiyan mahallesinin az ilerisinde Ermeni köyüne doğru yola çıkıyoruz. Vakıflı,  Anadolu’nun tek Ermeni köyü. 35 haneli köyde 135 kişi yaşıyor.

Vakıflı köyü Ermeni Kilisesi ilk uğrak yerimiz... Samandağ Ermeni Cemaati Başkanı Cem Çapar’la son yaşanan süreci konuşmak için kilisenin önünde sohbet ediyoruz... Ermeni cemaati nasıl bakıyordu Suriye meselesine?

Cem Çapar Suriye’deki olayların acı verici olduğunu anlatıyor ve ekliyor:  “Bir insanın ölmesi belki de 7 milyar için hiçbir şeydir ama ölen insan için her şeydir,  hayatın bittiği yerdir.”


 Çapar insani sorumluluktan söz ediyor, Ermeni cemaati olarak da bu sorumluluğu duyduklarını ifade ederek; “Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan haksız yere ölüyorsa, öldürülüyorsa,  acı çekiyorsa bunun sorumluluğunu insan olarak duymamız gerekir. Bu sorumluluğu biz burada yaşıyoruz, duyuyoruz, bu sorumluluğu sadece Ermeniler için değil, bütün insanlar için, çünkü bizim burada en büyük şansımız her milletten insanı görüp tanımamız, onların da aslında insan olduğunu, duygularının olduğunu biliyoruz...”diyor.

Yanı başlarında olan savaşı konuşurken top seslerini hatırlatıyor...  “Burada top sesler duyuldu birkaç gün önce, uyuyamadım, çünkü o bombaların insanların üzerine atıldığını biliyorum, bu sorumluluğu bu şekilde duyuyoruz… Elimizden ne gelir, bir şey gelmiyor elimizden, sizin gibi gelenlere iyi yaşayın, barış içinde yaşayın, birbirinizi öldürmeyin demekten başka bir şey gelmiyor…”

Yaşanılan savaş için bunun da bir çözüm olmadığını söylüyor Cem Çapar...

Antakya’nın her bölgesinde olduğu gibi savaşın tedirginliği Vakıflı köyüne de sirayet etmiş. Bu tedirginliği cemaat başkanı Cem Çapar pek de yaşamadığını söylüyor. Cemaatine ve komşularına güvendiğini ifade ederek;  “çünkü biz burada, Hatay’da Aleviler Sünnilerin, Sünniler Alevilerin haklarını koruyorlar…

Biz Ermeniler olarak Türklerin, Türkler de Ermenilerin haklarını savunuyorlar… Bu seviyeye geldik…”

SURİYE’DE MEZHEP ÇATIŞMASI OLABİLİR
Çapar mezhep çatışmasının Antakya’da yaşanmasına pek ihtimal vermiyor ama; “böyle bir çatışmanın olacağına dair tedirginliğim yok ama Suriye’yle ilgili tedirginliğim var, Suriye’de mezhep çatışması olabilir…

Suriye’de yıllarca insanlar beraber yaşamışlar ama orada her toplum kendi katmanında yaşamış... Suriye’de yaşayanlar kendi sorunlarını çok iyi biliyorlar ama bu sorunları kendi içlerinde yaşıyorlar.

Orada yaşayan cemaatlerin yemeğe gittikleri lokantalar farklı, alışveriş yaptıkları yerler farklı… Olabilecek bir mezhep çatışması tedirginliğim var ama burası için yok...”  diyor.

Çapar, Suriye olayını sadece mezhep çatışması olarak görmediğini, Suriye üzerinde oynan büyük bir oyunun parçası olduğunu söylüyor.

Çapar, “adına emperyalizm dersin, adına çıkar dersin, adına İsrail, Amerika, Rusya,  Çin’in oyunu dersin; iki kutbun Suriye üzerindeki güç gösterisi dersin, ne dersiniz deyin,  olayı büyük çerçevede bu şekilde görüyorum ama içeride masum halkın ölmesi var, bunu nasıl açıklayacağız. “

Mülteci olarak gelenler içinse söylentilerin çok fazla olduğunu ama kendi gözüyle görmediği bir olayı da anlatmanın gereksiz olduğunu vurguluyor.

“Mülteci olarak gelmişlerse onların canlarını kurtarmak için yer açarız ama işin içinde farklı oyunlar varsa onu da çözecek mekanizma biz değiliz.  Siz bile o kamplara girmemişsiniz, daha ne olsun! “

EMPERYALİZMİN AMACI BİZİ BİR BİRİMİZE KIRDIRMAK

Vakıflı’dan ayrılıp Samandağ’ına geliyoruz, artık dönme vakti ama Şevki amca bizi alıp Ahmet Deniz’in evine götürüyor… Deniz, evinin bahçesinde ağırlıyor bizi…

Samandağ’ın biraz daha rahat olduğunu ve Antakya’da Selefilerin varlığından söz ediyor. Keyfi muamele beklediklerinden, başbakanın özel misafirleriyiz dediklerinden söz ediyor.


 Ahmet Deniz; “Sık sık Yurt dışına çıkıyorum ben, özellikle ilk yeni gelişlerinde Libya’dan yaralı gelmişlerdi, işin ilginç tarafı bu yaralı arkadaşlar o kadar hastane varken neden Antakya’da tedavi görüyorlar. Başka yer kalmadı mı? İnsanlar sözde yaralı ama çok sağlıklı, güçlü insanlardı… Benim bindiğim uçakta olduğu gibi selefi teröristi vardı” diyor.

HAVAİ FİŞEK PATLASA KORKUYORUZ

Asıl sorunun Suriyeliler olmadığı, dışarıdan gelen Selefilerin olduğunu söylüyor. Deniz,  “çünkü onlar kan emici insanlar, onlar paralı askerler... Sorun Alevi Sünni değil, emperyalizmim amacı budur, Ortadoğu yer altı kaynaklarını ele geçirmek için tabii ki birbirimizi kırdıracak… Herkes tedirgin, burada havai fişek patlarken bile korkuyorlar… Eski Antakya kalmadı, akşamları sokakta dolaşmaya korkuyoruz... “ diyor. ***

Apaydın Kampı ‘gizli’ tutuldu!

Reyhanlı’da bulunan Apaydın Kampı’na yolculuğumuz... Yedi-sekiz gazeteciyiz ve CHP heyetinin içerisinde yer aldığı araçları takip ederek ilerliyoruz.  Mısır ve pamuk tarlaları arasından geçip sınıra yaklaşıyoruz.  Yolculuğumuz esnasında bizi kampa götüren aracın şoförüyle sohbet ediyoruz.

Anlatıyor kaptan:

“Bu kamp Antakyalıların yaşamını felç etti.  Antakya’da eskiden kadınlar gece saatlerinde bile rahatlıkla dolaşırken şimdi erkekler bile dışarı çıkmaktan çekiniyor.  Kamptaki militanlar gece de şehir içlerinde çünkü. Ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, minibüslere, suya, yemeğe para vermiyorlar, ‘masrafları Erdoğan’dan kesersiniz’ diyorlar.  Hükümetten desteği çoktan almışlar.”

Sorular, yanıtlar derken kampa yaklaştığımızı duyurdu önümüzde ki araçtan arkadaşlar. Güvenliğimizin tehlikede olabileceğini,   toplu hareket etmemizde fayda olabileceğinde hem fikir olduk. Hayli büyükçe bir yerleşkenin önünde durduk.  “AFAD Başbakanlık, Apaydın Konaklama Tesisleri” yazılı dev levha asılıydı kampın ana girişinde.  Kamyonetlerle yemek taşınıyordu içeriye.   Bir koşturmaca, bir telaş  vardı. Kapıdaki güvenlik ve kampa girip çıkan gençler bizim görüntü almamıza engel olmaya çalıştı. Arapça konuştukları için ne dediklerini anlamıyorduk.

 Kampa girmek için Bakanlık’tan izin alan CHP heyetini bekledik.  Milletvekili Hurşit Güneş’in aralarında olduğu heyet geldi ve kendilerinin de içeri alınmadığını söylediler. Bakanlık önce izin vermiş, ardından bu izni geri almıştı nedense. Bakanlık Apaydın Kampı'na  ‘gizlilik’ getirmişti. Yasağı getirmiş ama bunu herhangi hukuki bir gerekçeye dayandırmamıştı.

Kampa girişimizin engellenmesi üzerine CHP Heyeti kamp önünde basın açıklaması yaparak uygulamayı protesto etti.  Basın açıklamasının ardından kampın önünde bir hareketlilik yaşandı.  Kameralarımızı hareketliliğin olduğu yöne çevirdik.  Biri askeri üniformalı diğeri sivil, iki kişi kameralara konuşmak istedi. Sivil olan kişi ünüformalı olanın söylediklerini tercüme ediyordu bize.

Ebu Hüseyin, Özgür Suriye Ordusu'ndan 50 kişilik bir birliğin komutanıydı.  Suriyeli komutan,  neden burada olduklarını ve günlerinin nasıl geçtiğini anlatıyordu tercümanı aracılığıyla. Sabahları çatışma alanına gittiklerini, akşamüstü de kamplara döndüklerini, ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılandığını söylüyordu.  Ebu Hüseyin, "Türkiye hükümetine ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, bize kucak açtığından dolayı çok teşekkür ederiz" diyordu.

 Kaldıkları çadır kampta askeri eğitim yapıldığını açıklayan Ebu Hüseyin devamında şunları anlattı:

"Türkiye'ye günübirlik gelip gidiyoruz. Sınırın hemen diğer tarafındaki çadır kampta kalıyoruz. Sabah savaşa gidiliyor, akşamüstü de kamplara geri dönülüyor. Sınırdan rahatça geçebiliyoruz. Lojistik desteği bize Türkiye sağlıyor. Yiyecek, içecek ve ilaç ihtiyacımız Türkiye tarafından karşılanıyor. Bize diğer ülkelerden de yardım geliyor. Şimdiki amacımız sınıra yakın bir bölge olan İdlib'de tampon bölge oluşturmak.  Üç gün önce sınırın Suriye tarafında Suriye ordusu tarafından kuşatıldık, sınırın Türkiye tarafına kaçarak kurtulduk. Rejim düşerse özgür bir ülke kurmak istiyoruz."

Suriyeli komutanın anlattıkları, kampa neden alınmadığımızı anlamaya yetiyordu.


                                             Ebu Hüseyin, Özgür Suriye Ordusu komutanlarından.




30 Mayıs 2012 Çarşamba

Devlet Van'ı çoktan unuttu!

Kara kışı çadırlarda geçiren Van halkı, yazın sıcağında da konteynerlere mahkum edildi. Devletten umudunu kesen Van, kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde. Van halkı, kendi çözümünü kendisi yaratma yolunda.
AYSEL KILIÇ
Van’ı vuran büyük deprem ülke gündeminden düştü.   ‘Van’da hayat normale gidiyor’ propagandası yapan medya da elbirliği ile Van’ı manşetlerden düşürdü.  Oysaki Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Deprem, yoksul emekçi ve köylülerin sırtında taşınması daha da zorlaşan bir yük haline geldi. Aradan geçen 7 aya rağmen Van halkının barınma sorunu çözülmedi.  Kara kışı çadırlarda geçiren halk, yazın sıcağında da konteynerlere terk edildi.
‘Kalıcı konutlar hazır’ diyen AKP Hükümeti, depremzedeler üzerinden rant elde etmenin peşine düştü. Cebinde bir ekmek parası dahi olmayan halka 75 bin liralık TOKİ evlerini adres olarak gösterdi. Van halkını “müşteri” olarak gören hükümet, depremin faturasını da yine halktan kesti.  Evleri depremden yıkılan onlarca aileye, kullanamadıkları elektriğin, suyun faturası gitti.
Eğitimleri yarıda kalan öğrenciler,  hasta çocuklarına doktor bulamayan kadınlar, mesaisiz çalışan eğitim ve sağlık emekçileri…
Devlet Van’ı çoktan unuttu.
Elindeki olanakların tümünü depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanan Belediye’nin imkânları ise kısıtlı. Kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde olan Van, kendi çözümünü de kendisi yaratma yolunda.
DEPREMİN YÜKÜ KADINLARIN OMUZLARINDA
Vanlı kadınlar çadırlarda dayanışıyor, çadırlarda örgütlenmeyi öğreniyor. Van Kadın Derneği’nin (VAKAD) çatısı altında toplanan kadınlar, her türlü sorunlarını burada konuşuyor,  tartışıyor ve çözüm arıyor.
 Konteyner kent olan Kevenli’ ye kurulmuş VAKAD’ın çadırı. Kimisi çocuklarıyla geliyor çadıra, kimisi de kitap ve notlarıyla. Biz de kameramızla çadırdayız. Kendi dilleriyle anlatıyorlar kendilerini. Türkçe bilmiyor çoğunluğu. İsyan ediyorlar koşullarına, isyan ettikleri kadar örgütlülük ve dayanışmada da kararlılar. Örgütlülüğün gücüyle sorunların üstesinden gelecekler.
 “Devlet bizi yeni unutmuyor ki, yaralarımızı, acılarımızı kendimiz sardık bugüne kadar!” diyor Zeliha ana.  Üç çocuğu ile çadıra gelen genç kadının üzüntüsü ise çocuklarınaydı: “Yaz geldi, çocuklarım kışlık ayakkabılarla duruyor. Ne kıyafet alabiliyoruz ne de sebze, meyve.”  
Tek isteğinin,  çocukları ile beraber başlarını sokacak bir ev olduğunu söyleyen Berfin ise öfkeliydi. TOKİ evlerinin pahalılığına tepkiliydi: “O evlere sadece zenginler girebilir” diyordu.
 “GÖNÜLLÜ” DOKTORLAR EĞİTİM VERİYOR

Sınırlı sayıda hastane ve sağlık ocağının olduğu Van’da, kadınların sağlık sorunlarının giderilmesinde güçlükler yaşanıyor. Hal böyle olunca, gönüllü doktorlar VAKAD çadırına koşuyor.  Farklı hastanelerden doktorlar, her Cumartesi, kadınlara sağlık konusunda eğitimler veriyor.
VAKAD gönüllüleri Sema Bağış ve Esin Günay, gecelerini gündüzlerine katıp hemcinsleriyle dayanışıyor. Başta sağlık ve eğitim olmak üzere birçok konuya dair eğitimler verilmesini sağlıyorlar.
Esin Günay, tüm dayanışmaya rağmen, koşulların zor olduğunu söylüyor: “Elimizden geldiği kadar kadınlarla dayanışmaya çalıştık, çalışıyoruz ama yetemiyoruz. İmkanlarımız çok kısıtlı.”  Günay, Kadınların barınma sorunları çözülmeden diğer sorunların da çözülemeyeceğini ifade ediyor ve ekliyor: “TOKİ ev veriyor ama oda büyük bir sorun.  Bu kadınlar hangi parayla o evlerde oturacaklar? Yakınlarını kaybettiler, evlerini, işlerini ama devlet onlara elini uzatmadı. Büyük bir travma yaşadı, yaşıyor kadınlar.”
“Buradayız ve siz yalnız değilsiniz mesajını veriyoruz kadınlara. Bu mesaj önemlidir” diyen VAKAD gönüllüsü Sema Bağış ise, kadınların ilkin VAKAD’a yardım talebiyle geldiğini ancak zamanla bu dayanışmanın yardımı aştığını, kadınlarla birlikte çözüm arayışına gittiklerini söylüyor.  

“TOKİ HALKI MÜŞTERİ OLARAK GÖRDÜ”
Depremin büyük yükü kadınların omuzlarında ama Belediye’nin yükü de az değil. Belediye, kısıtlı bir bütçe ve imkânsızlıklarla halkın yaralarını sarmaya çalışıyor.  Van Belediye Başkanı Bekir Kaya, “Yurttaş sadece evini değil işini de kaybetti. Bu zararın telafi edilmesi gerekiyor ancak devlet olabildiğince bu sorunun üstünü örtmeye çalışıyor. Unutulan Van halkı, kendi çözümünü de kendisi yaratacak ” diyor. Çelebibağ Belediye Başkanı Veysel Keser de “Kışın çadırlar yanıyordu, şimdi de konteynerler. Halkın barınma sorunu hala çözülmedi. Deprem gerçeği ile açığa çıkan konut talebi fırsata dönüştürüldü. TOKİ, Van halkını müşteri olarak gördü”  sözleriyle hükümetin politikalarını eleştiriyor.
SENDİKALAR HALKLA İÇ İÇE
Van’da sendikalar da çok hareketli. Deprem nedeniyle binaları hasar gören Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) çalışmalarını konteynerlerde sürdürüyor.
 Van Eğitim Sen Şube Başkanı Mucip Vergili, öğrencilerin ve öğretmenlerin mağduriyetinin giderilmediğini söylüyor.
 “Van’da 43 okul kullanılmaz halde. Eğitim ve öğretime uygun olduğu ileri sürülen okulların ise sağlam olmadığı daha sonra raporlar kanıtlandı. Resmi rakamlara göre Van’da 70 bin öğrenci eğitimlerini dışarıda sürdürüyor. Ama bu rakamlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Van’dan giden öğrenciler dışarıda da okuyamıyor. Gittikleri yerlerde ırkçı saldırılara maruz kalıyorlar. Bu nedenle eğitimlerini bırakıp geliyorlar. Öğretmenler için de durum farklı değil. Barınma sorunumuz hala çözülmedi. Van’da öğretmenler de fiziksel ve psikolojik olarak yıprandı.”
SES Şube Başkanı Yılmaz Berki de, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının zor bir dönemi yaşadıklarını söylüyor. Çok sayıda hastanın tedavileri yapılmadan geri gönderildiğini, sağlık emekçilerinin mesaisiz çalıştığına dikkat çeken Berki, “Hasarlı olduğuna dair raporların verilmediği hastaneler başka hastaneler ile birleştirildi. Üç hastane bir binaya sıkıştırıldı. Hükümet neyin peşinde bilmiyoruz” diyor.
Büyük bir yıkım yaşayan Van’ın sokaklarındayız. Hayat her ne kadar  ‘normal akıyor’ gibi görünse de,  Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Binalar yıkık, dökük… Halk isyanda!