23 Ekim 2011 Pazar

'Durdurun inecek var!'

Hergün yeni bir kabusa uyanmanın ve günü bir kabusla bitirmenin ne olduğunu İstanbul'da yaşayan halk iyi bilir. Evine ekmek getirebilmek için, henüz gün doğmadan uyanıp yollara koyulan emekçi halkın çilesi bitmek bilmiyor. Üretim esnasında değil, trafikte ter döküyor İstanbullu. Özel arabası ile trafiğe çıkanlardan bahsetmiyorum. Benim sözünü ettiğim bu ülkenin gerçek emekçileri. 'Özgür seyahat' adı altında zorla ceplerine konulan satış kartları ile, yani "akbil" ile bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan yurdum insanı.

İstanbul'un ücra mahallelerindeyseniz, Gazi'de, Ümraniye, ya da Esenyurt'ta... Belediye size on otobüsü değil de dört otobüsü reva görmüşse vay halinize! İşe yetişebilmek için, uyku ve uyanıklık arasında düşersiniz yollara. Henüz gün doğmadan. Henüz midenize bir lokma girmeden. Otobüs kuyruğunda ön sırayı almak için koşar adımlarla geçersiniz... Ne mendil satan çocuğa günaydın deme fırsatı bulursunuz, ne de geçmekte olan tezgahtan bir simit almaya zaman. Bu koşuyu, daha doğrusu yarışı, ne kadar hızlı yaparsanız yapın, oraya vardığınızda hep aynı tablo ile karşılaşırsınız. Upuzun kuyruk! Yürü yürü bitmez... Otuzlu, kırklı sıraları kapmışsanız, günün 'şanslı koşucusu' sizsiniz. Kuyruktaki itişip kakışmalar ise, hayatınızın 'doğal' bir parçasıdır artık.

Bu sonu gelmeyen kuyrukta sadece itişip kakışmaların yaşandığını söylemek de haksızlık olur paylaşıma. Evet, bizi bir yarışın koşucusu yapan bu kuyrukta güzel paylaşımlar da oluyor. Her gün burada gördüğünüz insanlarla selamlaşır, şemsiyenizi, gazetenizi paylaşırsınız bir zamandan sonra. Otobüse bindiğinizde ise, birbirinize yer vermeye çalışırsınız...

Bazen dönüşümlü bile oturursunuz. Ama yine de otobüsteki savaşın önüne geçemezsiniz. Kırk kişilik kapasitesi olan yolcu taşıma otobüsü seksen kişiyi taşıyorsa olacakları düşünün.

Hani iğne atsan yere düşmez, derler ya, işte öyle İstanbul'un otobüsleri. Bir iki saati ayakta geçirmek dert değil.
Alışmışsınızdır artık bu duruma. Ama nefessiz kalmak... Hergün bir bağrışmaya şahit olmak... Yıpratıyor. Hele kadınsanız bu kabusunuz ikiye katlanır. Tacize uğrayıp uğramadığınızı bile anlamakta zorlanırsınız o hengamenin içinde. İşte o anı anlatmaya kelimeler yetmez.

Hükümet, bu soruna çözüm için, metrobüslerle tanıştırmıştı İstanbulluları. Vınnn!!!!!! istediğimiz yere ulaştıracaktı bu metrobüsler. Ama biz AKP'nin metrobüslerini iyi tanıdık. Yolcusunu yarı yolda bırakan metrobüslerini. Başta taciz olmak üzere her türlü şiddete kapı aralayan metrobüslerini. Küfürleri, kadınların 'durun inecek var!' diye çığlıklarını, kapı aralığına sıkıştırılmış kanlı parmakları biz bu metrobüslerde gördük. Toplu taşımanın en kötü örneğini gözlerimiz önüne seren o vınnn büsleri.

Yaşadıklarımdan, gördüklerimden biliyorum ki, 'gelişmiş' hangi Avrupa ülkesinin teknolojinisi getirilirse getirilsin, eğreti duracaktır. Ve biliyorum ki, toplu taşımanın sağlam bir alt yapısı oluşturulmadan, raylı sistem her yerde hayata geçirilmeden trafik sorunu çözülmeyecek, metrobüs kabus olmanın ötesine geçemeyecektir. Amaç, İstanbul'un trafiğini biraz da olsa rahatlatmak ise, bu alt yapıyı bir an önde oluşturmalı.

Soruna köklü bir çözüm mü? Evet, çözüm, tek tek insanların o 'özel' ve 'modern' araçlarıyla yolları işgal etmesine fırsat bırakmayacak bir düzenle mümkün. Bu da ayrı bir yazının konusu. Çünkü hükümeti de aşan bir sorun.

19 Ekim 2011 Çarşamba

7 Ağustos 2011 Pazar

Siz hiç "tatil oyunu" oynadınız mı?

Şöyle bir uzanmaya ne dersiniz masmavi bir denize. Tepenizde parıldayan yıldızlar, ve kuş sesleri, çekirge sesleri… Masa ve sandalye yerine çimler; otomobil yerine bisiklet. Zır zır çalan telefonlar yok, sonu gelmeyen e-postalar da. Yani hiç bir trafiğe geçit vermeyecek bir dünya. Uyku ve uyanıklığın bedenimizin iradesinde olduğu bir hayat. Belediye otobüslerinin peşinden koşmak değil de, spor amacıyla yapılan bir koşu. Zaman ve para bir araya gelmediği için yolda ya da iş yerinde yemeğe mecbur bırakıldığımız simit yerine, sütten baldan bir kahvaltı. Kent yaşamının yüzeyselliğinin aksine, gün içinde hem derin sohbetlere, hem de kitap okumaya bolca zaman ayırdığımız bir dünya. Ve oyunlar oynadığımız bir dünya. "Kaybetme- kazanma" üzerine değil bu oyunlar. Eğlendiren, güldüren oyun türü bunlar.
Çok mu uzak geldi bu dünya? Hayır. Böyle bir dünya ne düş ne de imkânsız. "Tatil" adı altında bize sunulan, daha doğrusu SATILAN yaşam, hava gibi, su gibi doğal bir ihtiyaç. Her günümüzü böyle yaşayabilirdik. Hem üreterek, hem de insan gibi yaşayarak. Ancak emeğimizi pazara çıkaran kapitalizm, doğayı da sattı. İnsana dair olan herşeyimizi bir bir gasp etti. Bizi kendimize yabancılaştırdı. Kendimize yabancılaştırdığı gibi bizim olan bir yaşamı sahiplenmeyi de unutturdu!
Sahiplenmeyi unuttuğumuzdandır ki, bir hafta tatil yapabilmek için gecemizi günüdüzümüze katıp bu çarkı döndürmeye devam ediyoruz.
Sahiplenmeyi unuttuğumuzdandır ki tatil yapabilmek için aylarca ter dökerek çalışıyoruz. Evet, sadece bir hafta tatil için tüm bu çapa. Bir hafta güneşi ve denizi görebilmek için, bir hafta dağlarda, bayırlarda kendimizi bulmak için. Oysa ki dağlar, güneş, deniz zaten bizim!
Düşünsenize, bir haftalık gibi küçük bir zaman dilimi bile olsa, bu tatil ne kadar önemli bizim için. Ama peki bu tatilin dönüşü? Dönüş çoğumuzun canını incitmedi mi? Evde ödenmeyi bekleyen faturalar, iş yerimizde yokluğumuzda biriken işler... Tatile çıkmadan önceki stres dönüşte ikiye katlanmıyor mu? Sizde de öyle olmuyor mu? "Değer miydi bu tatile" diye düşünmediz mi siz de?
Diyeceksiniz ki, "Peki düzen böyle diye hiç tatil yapmayalım mı?" Elbetteki yoğun iş temposundan, şehir stresinden uzak bir yerlere gideceğiz. Elbette kendimize zaman ayıracağız. Ama bunu yapmanın başka yolları da var. Var mısınız bunu komin bir şekilde gerçekleştirmeye? Mademki bu düzen bize yaşama şansı bırakmıyor. Biz de alternatifimizi ortaya koyalım. Doğa festivallerine katılalım, gençlik kamplarında yer alalım...Hem doğayla buluşurken, ne zamanımız ne de dişimizle, tırnağımızla kazandığımız emeğimiz boşa gitmiş olacak.
Kolektif yaşamı büyütecek hiçbir şeyden sakınmayalım. Hadi artık şu "tatil oyunu"na hep birlikte son verelim.
Ne dersiniz?

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Adalet satılık 40 liraya! Alan var mı?

Aysel Kılıç

Bir devlet düşünün ki kanun üstüne kanun yapıyor, neye hizmet ettiğini bilmeden (!) Bir devlet düşünün ki adaleti bile satılık! Öyle bir devlet düşünün ki yurttaşına düşman. Evet, düşüncesi bile bizi tedirgin ediyor, ürpertiyor. Ama o devleti uzakta aramayalım. Çünkü o devlet hayatımızın her alanına hücum etmiş durumda. Çünkü o devlet, kanunlarıyla başımıza vurmakta. Ve ne yazık ki o devletin ‘sevgili yurttaşları’yız.
Adil bir dünya istediği için dört duvar arasına hapsettiği yurttaşını oradan çıkarmamak adına her yolu deniyor devletin adaleti. Asıl görevi, yargılamaya ilişkin maddi gerçeği açığa çıkarmak olan devlet, bu sorumluluğunu yerine getirmiyor. Her gün önümüze yeni bir kanun koyarak, biz yurttaşlara gözdağı vermeye çalışıyor(!) Yargıyı sürüncemede bırakıyor.
Evet, şimdi önümüze koyulan yeni bir kanun var. Resmi adı, "Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Kanunu" olan bu kanun kaşla göz arasında yürürlüğe konuldu. Bu kanun, davaları temyiz etmek için parayı şart koşuyor. Yani, adil yargılamanın önemli bir aşaması olan temyiz hakkı artık paralı! Buna göre, ceza mahkemelerinde yargılanan yurttaş para ödemediği müddetçe dava dosyasını temyiz edemeyecek.
Kimimiz için, şart koşulan 40 liranın pek önemi yoktur belki (?) Ama mesele sadece para ile bitmiyor. Eğer tutukluysanız ve Adalet Bakanlığı'nın hazinesine 40 lirayı zamanında yatıramamışsanız vay halinize! Çünkü bu parayı yatırmadığınız için Bakanlık sizi cezalandırıyor. Dosyanız temyize gitmiyor. Temyize gidemediği için de yerel mahkemenin davayla ilgili kararına mahkûm bırakılıyorsunuz.
Ve biraz daha 'iyimser' düşünelim... Tutuklu değilsiniz. Dışarıdasınız. Ama dışarıdaki özgürlüğünüz kısıtlı. Yani, tutuksuz yargılanıyorsunuz ve cebinizde bir kuruş bile yok. Harç, borç edineyim derken size verilen süre doluyor. Geç kalıyorsunuz. Dosyanızı temyiz edemiyorsunuz. Çünkü temyiz için tanınan süre sadece bir hafta! 40 lira temyiz harcı koşulu böylece sizin bütün yaşamınızı yerle bir etmeye yetiyor!
Devlet bu uygulama ile yurttaşın adil yargılama hakkının elinden aldı. Ama sadece yargılanan (sanık) yurttaşını değil; avukatları da mağdur etti. Uygulamanın faturası avukatlara kesildi!
Nasıl mı?
Başta çocuk ve kadınlar olmak üzere yoksul ve mağdurlar için barolarca, Ceza Muhakemeleri Kanunu gereği, zorunlu görevlendirilen avukatlar, 40 liralık harcı ceplerinden karşılamak zorunda kalıyor. Kimi zaman 5 - 6 davaya bakmakla yükümlü bırakılan avukatların ceplerinden harcadığı paranın haddi hesabı yok. Zaten dava başına sadece 160 - 400 lira ücret alan avukatlar (dava yıllarca sürse de aldıkları ücret sadece bu kadar) müvekkilleri için ceplerinden harcadığı 40 lirayı ise devletten bir türlü alamıyor. Çünkü, devlet yeterli ödenek ayırmıyor. Avukatlar ceplerinden harcadığı parayı ya çok geç alıyor ya da hiç almıyor.

Avukatlara ödenek ayrılmaması müvekkilin davasını bire bir etkiliyor. Sanık iseniz ve paralı bir avukata denk gelmişseniz ne mutlu size. Çünkü avukatınız sizin yerinize 40 lirayı ödeyecektir. Ama yoksul bir CMK avukatına düştüyseniz vay halinize!
Yargılamayı hızlandırma adına getirilen "Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Kanunu" yargıyı daha da yavaşlatmaktan başka bir işe yaramadı.
 
BirGün/ 20 Temmuz 2011

19 Temmuz 2011 Salı

Sesimi duyan var mı?



Kör bir kuyunun dibinden sesleniyorum size. Penceresiz, havasız, sessiz hücremden... Sesimi duyan var mı? Bir türkü çığırtsanız kulaklarıma, uzaktan da olsa, ölüm sessizliğini yırtsa hücremin. Mürekkebi solmuş da olsa, bir mektup gelse dosttan gökkuşağına boyasa karanlığı… Rüzgârla savrulup gelsen ey yaşam!
Bana yoldaş olan yıldızlar, güneş ve ay, beni bu hücreyle tanıştıran emek ve adalet, yüzleri unutturulan dostlarım sesimi duyan var mı? Dışarıdaki dünyanın rüzgârıyla savrulup giden ey insanlık, sesimi duyan var mı?
•••
Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır, dillerimiz lal olmuş adeta… Oysa bu çığlık hemen yanı başımızda!
Evet, hapishanelerden yükseliyor bu çığlık. Belki de hepimizi bir gün ağırlayacak o dört duvar arasından... Türkiye'nin kanayan yarası haline gelen o görünmeyen/ bilinmeyen diyardan. Yarayı sarma zamanı gelmedi mi çoktan? O çığlığı duyabilmek, yaranın acısını hissedebilmek için kanamalı mı bizim de bir yanımız?
•••
Kirli siyasetin gündemine takılıp kalırken, asıl meseleler göz ardı ediliyor/ unutturuluyor. Günlerdir, haftalardır yeni Meclis tartışılıyor. Birileri bizim adımıza, gündemimizi belirliyor, bizim adımıza kararlar alıyor, hayatımızı yönlendiriyor... Can yakıcı sorunlar çözümsüz beklerken, sahte gündemlerle yaşam bizden çalınıyor. Demokrasi naraları atanların gerçek yüzü bir kez daha açığa çıkmadı mı bu seçimlerde? Gerçek bir demokrasi olmadan adil ve demokratik bir Meclis’in de olamayacağını bir kez daha öğretmedi mi 12 Haziran seçimi ve sonrasında yaşananlar...
Küçük bir umuttu belki oğlunu gözaltında yitiren Berfo ana için Meclis. F Tipi işkence hanelerde kaybolan geleceğine dair küçük bir ışıktı belki Meclis Ferhat için, Zeynep için, Özgür için… Ama sadece küçük bir ışık! Aynı havayı soludukları, ekmeklerini bölüştükleri vekiller çıkardılar belki kendi aralarında sorunlarını Meclis’e taşımak için. Belki yasalarda ufacık da olsa 'iyileştirme' yapılabilinirdi bu daracık hücrelerden çıkarılmak için. Gencecik bedenlerinin taşıdığı o ağır yük bir nebze de olsa hafifleyebilirdi. Evet, sadece hafifleyebilirdi. Çünkü köklü bir değişim (devrim) olmadan, gerçek bir adaletin mümkün olamayacağını yaşadıkları, yaşadıklarımız öğretmişti.
Onlar, bizler, hepimiz, herkes biliyor ki, demokratik haklarımızı kullandıkça sokaklarda, cop başımızdan eksik olmayacak, gözaltılar, işkenceler hayatımızın 'doğal' bir parçası olmaya devam edecek. Ve yine biliyoruz ki biz hakkımızı aradıkça bize tek adres gösterilecek: Zindan! Yani, o ışık girmeyen, ses girmeyen kör kuyu. Yani, yavaş yavaş öldürerek bize mezar olan F Tipleri.
•••
Elimdeki mektup F Tiplerini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Yaşanılır bir dünya için büyüttüğü düşler onu ölünceye dek müebbet hapse mahkûm bırakmış. Tekirdağ F Tipi'ndeki tek kişilik hücrede kalıyor Hasan Şahingöz. Sekiz metrekarelik hücresinde, günleri, saatleri geçirmeye çalışan Şahingöz, diğer 'kader' arkadaşları gibi, havalandırmaya da tek başına çıkartılıyor. Hapishane idaresi bununla da yetinmiyor. Tek kişilik hücrelerde kalanların dışarıyla tüm bağlarını kesmek için, yöntem üzerine yöntem geliştiriyor (!) İçerideki mahkûm havalandırmaya çıkan komşusunu görmesin diye, ufacık pencerenin önüne dolap monte ediliyor.
Hasan Şahingöz, diğer tüm ağırlaştırılmış müebbet hükümlüler gibi birinci dereceden akrabaları dışında kimse ile görüştürülmüyor. Ömür boyu hapis cezasını az görmüş ki 'devletimiz' ceza üstüne ceza yağdırmaya devam ediyor. Haklarının bir bir gasp edilmesine karşı çıktığı için Şahingöz'e üç yıl görüş yasağı verilmiş. On beş günde bir aile görüşü yapabilen Şahingöz bundan sonra ailesi ile de görüşemeyecek. Ceza bununla da kalmamış, hapishane idaresi Şahingöz’e otuz üç soruşturma daha açmış. ‘Yasaklar’ ın hüküm sürdüğü cezaevinde BirGün de yasak.
"29 Mayıs'ta BirGün gazetesinin hücrelerimize girmesi yasaklandı. BirGün alan arkadaşların hücreleri bir bir basıldı. Bu yasağın nedeni de BirGün’ün hapishane ile ilgili haber yapması…”
Bu cümlelerle anlatıyor yasağı Hasan Şahingöz, avukatı Gülizar Tuncer’e yazdığı mektupta. Hapishaneler varoldukça, BirGün hapishane gerçekliğini yazmaya devam edecek Şahingöz.

BirGün/29 Haziran 2011

kapitalizmin 'sevgi'si

Aysel Kılıç /14 Şubat 2010

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı besleyen kitaplara geri döndüm. Hayatımda büyük iz bırakan Rus klasiklerine. Tolstoy’un “Anna Karenina”sını bir kez daha okudum. Mutsuz bir evliliğe ve sosyete yaşamına başkaldıran Anna’nın hikayesinde, her defasında başka başka şeyler görüyorum. Başucumdan ayırmadığım diğer bir roman ise, Dostoyevski’nin “Ezilenler”i. Nataşa ve Vanya’nın çıkarsız, hesapsız ilişlileri. Peki ya “Nasıl Yapmalı?”

Henüz on beşimdeyken okuduğum bu muhteşem kitap, Çernişevski’ye olan hayranlığımı zirveye çıkarmaya yetmişti. Başka bir dünyanın, başka sevginin, başka aşkın mümkün olduğunu bas bas bağıran bu yapıt, on beşime kadar üst üste koyduğum tüm tuğlaları yıkmıştı. Yerle bir olan tuğlaların içinde kızıl bir gelinciği yeşertmişti. Güneşi gören bu gelinciğin geriye dönüşü mümkün olabilir miydi.

Kolektivizmi, sevmeyi, gerçek aşkı ilmik ilmik dokuyan Çernişevski, kapitalizmin tüm ‘değerleri’ ni yerle bir ediyordu. Her satırı benim için yeni bir dünya olan kırmızı ciltli bu yapıtı bir solukta okumuş, ardından arkadaşlarıma da vermiştim. Çernişevski’ nin anlattığı dünya üzerine tartışmıştık okul bahçesinde. Tartışmamızı en sıcak yerinde bölen lise müdürü, “çocuklar bu kitaplar kafanızı bulandırmaktan başka bir işe yaramaz” demiş ve kitabımıza el koymuştu. Müdür haklıydı; Nikolay Gavriloviç Çernişevski, kafalarımızı bulandırmış, bulandırdıkça da yeniyi, güzeli bulmamızı sağlamıştı.

İstiklal’de yürürken, Vera Pavlona’na ile konuşuyorum: ”gerçek sevgiyi senden öğrendim Vera.”
Kitapçının önünden geçerken, yeniden okumak geldi içimden bu kitabı. Girdim kitapçıya ama kitap raflarda yok! Sahaflardayım şimdi de. Burada ise yalnızca ilk cildi var. Kitapçıdan kitapçıya giriyorum ama karanlık basmıştı artık. Tam umudumu kesip ayrılıyordum ki son girdiğim kitapçıdaki genç arkamdan seslendi: iki cildi de tamam.
Kitabın eskimiş sarı sayfaları çevirince çocukça bir sevinç kapladı içimi. İlk elime aldığım günkü heyecanı yeniden yaşadım. Okumak için bir an önce eve gitmeliydim.

Elimde “Nasıl Yapmalı?” ile İstiklal’in uzun, kalabalık caddesinde yürürken, kırmızı ve kalp sembolü ile süslenen vitrinler önünde birikmiş kalabalıklara takıldı gözlerim. Adım atacak yer yoktu kalabalıktan. Anlamaya çalıştım ama...Yok yok bu kalabalık alışveriş için olamazdı, diyorum. Yaklaştım... Yanılmışım, sahiden de alışveriş içinmiş tüm bu izdiham.

“Sevgilinize en iyi hediyeyi siz alın” diye bağıran palyaçonun dağıttığı kırmızı paketleri almaya çalışan genç erkek ve kadınların telaşı gözlerimin önünden gitmiyor. Sevgiye biçilen değer bir kolye, kırmızı renkli bir iç çamaşırıydı.

Kapitalizmin sunduğu “14 Şubat Sevgililer Günü” sizin gününüz değil, diye bağırmak istedim bugünün, yarının umudu olan gençlere. Yaşamın her alanında emeğimizi çalan düzenin, yüreğimizi satın almasına izin vermeyin, diye bağırırken içimdeki ses, yanımdan geçen uzun boylu, ‘şık’ giyimli adam, “bir pırlanta yüzük aldım ama beğenir mi bilmiyorum” diyordu yanındaki genç adama.

Dışarıdaki telaşa seyirci kalırken, bir yandan da elimdeki kitaba bakarak Vera ile konuşmaya devam ediyorum: “Nasıl yapmalıydık Vera? İnsanları tüketim çılgınlığına sürükleyen, sevgiyi metalaştıran bu düzenin gerçek yüzünü nasıl anlatmalıydık gençlere?”

“İnsanlığı hiçleştiren kapitalizmin gerçek yüzünü görecek bir gün elbet bu insanlar” diyor Vera ve ekliyor: İnsanları soyup süpüren bu sömürü düzeninin sonu işte o zaman gelecek.

Vera Pavlona ile konuşurken, kırmızı kurdelelerle süslenmiş cep telefonları, gümüş saatler, yüzükler karşısındaki kalabalıkları yarıp geçiyorum. Yeryüzünde en güzel aşkları, yeniyi yaratmanın bilincinde olanlar yaşar, diyor içimdeki ses. Sevgiyi, aşkı en iyi, güzel bir dünyanın umudunu taşıyanlar yaşar. Mülksüz bir dünyayı yaratmak için bedel ödeyenler!

Bu düşüncelerle eve doğru yol alıyorum. Dilimde “Sevgi güzellik ister gülüm/ Güzellik emek ister…”dizeleri.

Herkesi, hepimizi tüketim çılgınlığına sürüklemeye çalışan kapitalizm, sevgiyi tekeline alabilir mi sizce? Bu mümkün mü?

Har(a)ç kuyruğundan çıkıyorum, peki ya siz?

Aysel Kılıç

aysel.kilic@hotmail.com

Geçtiğimiz haftalarda, hastanelerin içinde bulunduğu durumu ve hekiminden memuruna, kadına yönelik cinsiyetçi yaklaşımları kaleme almıştım. Öyle görünüyor ki, sorunlar devam ettiği müddetçe ben de yaşadığım/tanıklığını ettiğim sorunları paylaşmaya devam edeceğim. Hastaneden sonra, bugün dikkat çekmek istediğim kurum ise üniversite. Üniversite ve öğrencilerinin bitmeyen çilesi: Harç.
Emekçi çocuklarının her daim düşünde büyüttüğü, ‘parasız eğitimin gerekliliği’ni anlatmayacağım. Bugün paylaşmak istediğim asıl konu, kurumların hantal işleyişi. Öyle tahmin ediyorum ki, cebindeki üç beş kuruşla -benim gibi- üniversiteleri besleyenler, yazdıklarımı hissederek okuyacaklardır. Har(a)ç yatırma meselesi hangimizin gününü kabusa dönüştürmedi ki.
• • •
Yıllarım öğrencilik ve harç vermekle geçti. Hâlâ da veriyorum(!) Kendi hakkımla, emeğimle girdiğim okula borçlu bırakılıyorum… Yaşamımı idame ettirmek için ter döktüğüm emeğimi (gelir) ‘eğitim’ e veriyorum… Hep veriyorum. Veriyoruz.
Bunları düşünürken banka kuyruğunda, benim gibi harç (katkı payı) yatırmak için bekleyen öğrencilerin gözlerine, yüzlerine takılıyor gözlerim. Yılgın, yorgun gözlere. Bu uzun bekleyiş herkesi canından bezdirmiş anlaşılan. Tüm yorgunluğa rağmen sohbet etmek isteyenler de oluyor kuyrukta. Kimisi, elimdeki gazeteyi işaret ederek, “ İlk kez görüyorum. Nasıl bir gazete? “ diye soruyor. Anlatıyorum BirGün’ü. “Ne güzel, bu yaşadığımız çileyi gazetenize yazarsınız artık” diyor esmer güleç yüzlü genç. Kimisi de “Lisansı ne zorluklarla okuyoruz. Madem ki mesleğinizi yapıyorsunuz, ne gereği vardı master yapmaya?” diyor, anlamaya çalışan bakışlarla. Söylenenlerin haklılık payını düşünüyorum… Ve kuyruk başını almış gidiyor. Uzadıkça uzuyor.
• • •
Bankadaki bekleyişim tam iki saatimi aldı. Şimdi sıra ikinci aşamadaydı: Öğrenci işlerindeki kayıt. Gün bitmeden bu kayıt işlemleri bitmeliydi. Okulun yolunu aldım. Aldım ama öğrenci işlerindeki tablo da bankadakinden pek farklı değildi. Bürokrasi son safhada! Odadan odaya koşturulan öğrenciler... Bağrışmalar… Ve hiç de yabancısı olmadığımız o kuyruklar.
Hepimizi birer canavara dönüştüren kuyruklar. Merdivenlere kadar inen kuyrukta sıramı alıyorum ben de. “Sıramı kapacak mı?” tedirginliği, itişip kakışmalar… Yadırgamıyorum, suçlu aramıyorum bu itişip kakışmalardan. Sorunun temelinin farkında olan biri olarak daha sakinim. Birbirimizle değil de, bizi bu hale düşüren sistemin kendisiyle kavga etseydik, enerjimizi doğru yere akıtsaydık, bugün bunları yaşar mıydık?
• • •
Sıra bana gelmişti artık. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde, bilgisayarın başında oturan kadın memurun yüzündeki yorgun ve yılgınlığı fark ediyorum ilk olarak. Yüzüme dahi bakmadan, benden aldığı cevapları bilgisayara kaydediyor, işini biran önce bitirebilme telaşıyla. Sıkıntısı, kuyrukta bekleyen biz öğrencilerinki ile ortaktı.
Nihayet, har(a)ç yatırma ve kayıt işlemlerim bitti. Ama ben de bittim. Yorgun bedenimle eve dönerken, İETT otobüsünün camlarına dayadım başımı. Gözlerimin önünden uzun kuyruklar... Kulaklarımda ise “Sıramı alıyorsun!” çınlamaları…
Otobüsten inip, İstanbul’un güzel bahar havasını kucakladım. Bu bahar, bir gün tüm dünyayı neden kucaklamasın? Ne zaman har(a)ç vermeyi ve kuyruklara girmeyi reddetsek, baharımız da o kadar erken gelir.
Ben har(a)ç kuyruğundan çıkıyorum, peki ya siz?

09 Şubat 2011/BirGün

'Evli misiniz, yoksa boşandınız mı?'

Aysel Kılıç
aysel.kilic@hotmail.com

İstanbul’da yaşayıp da yolu Cerrahpaşa’ya düşmeyeniniz var mı? Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, adından da anlaşıldığı gibi, bilimin merkezi. Üniversite Hastanesi. Sadece İstanbul’dan hastalar değil, ülkenin dört bir yanından hastaların akınına uğrayan ‘en güvenilir’ hastanelerin başında gelir. Tıp Fakültesi’nin dev bahçesinden içeri girdiğinizde, beyaz önlükleriyle, telaşla yürüyen yarının hekimleri nice genç kadın ve erkek görürsünüz. ‘Uzman’ hekimlerin peşinde koşturan umutlu gençler…
Randevu saatinden daha erken geldiğimden, güzel, güneşli havayı teneffüs etmek için dışarı çıkıyorum. Randevu sistemi olmasına rağmen kapıdan taşan hasta kuyruğunu görünce bugün bana sıra gelmeyeceğini düşündüm. Türkiye’de zamandan daha bol ne var ki (!) Hiç yabancısı olmadığımız bu uzun kuyruk beni rahatsız ediyor. Hem zamanımın kısıtlı olması, hem de adeta bir parçam olan fotoğraf makinemi yanıma almayışım bu huzursuzluğumu artırıyor.
Saatler ilerliyor… Jinekolog polikliniğine gitmek için beklediğim kayıt sırası bana geliyor. Adım, soyadım, yaşım… ‘medeni durumu’ma gelince duruyor görevli ve “Evli değil misiniz?” diye soruyor. “Yok değilim” diyorum. Peşinden “Boşandınız mı?” sorusu geliyor. Görevlinin bu anlamsız sorularına biraz da sinirlenerek, “Evlenip boşandığıma dair bir bilgi mi var nüfusumda?” diyorum. Sıra numaramı alıp, poliklinik kapısında bekliyorum benim gibi bekleyen onlarca kadın arasında. Yanlarında kocaları, kaynanaları, kardeşleri olan kadınlarla.
‘GÖLGE’DE KALAN BİLİM
Sıram geldiğinde rahat bir nefes aldım. Çünkü içeride beni bekleyen bir hekimdi. Toplumsal yargılardan, cinsiyetçilikten uzak bir bilim insanı. Kapıyı aralayıp içeri girdim. Erkek hekimin yanında bir de kadın görevli vardı. Hasta kayıt işlemlerinden sorumlu kadının ilk sorusu “Evli misiniz?” oldu.
“Neden bu soruyu böyle soruyorsunuz? “ diyorum. Kadın,“sormak zorundayız” diyor. “Burası bir tıp merkezi. Eğer muayene yöntemleri için ise bu sorunuz, neden direkt olarak ‘cinsel ilişkide bulundunuz mu’ ya da ‘bakire misiniz değil misiniz’ diye sormuyorsunuz, soramıyorsunuz da evli misiniz diyorsunuz” diye tepki veriyorum. Olup bitenlere izleyici hekim de, daha sonra yanındaki görevliyi desteklercesine, “Böyle sormak zorundayız” diyor.
Gerildiğim için muayene de olmak istemiyorum; ama mecburum. Çalacağım başka bir kapının anlayışının da böyle olacağından kuşkum yok.
Muayenenin ardından hastanenin o uzun koridorunu hızlı adımlarla yürürken, toplumsal yargıların gölgesinde kalan ‘bilim’ in beni iyileştirmesinin mümkün olamayacağı kanısına çoktan varmıştım bile.
Hastane yarım günümden fazla zamanımı almıştı. Sıra beklemek, hekimlere derdimi anlatmak… Hayatı her yönüyle bu kadar zorlaştıran bir sisteme karşı durmamak mümkün mü? Yaşamın her alanında sana hatırlatılan “sen kadınsın” ı içselleştirmek mümkün değil başka bir dünyanın özlemini kurarken… Kafamda düşünce düşünceyi kovalıyor… Tüm bunları düşünürken, saatlerimi hastanede geçirdiğime üzüldüm. Mecidiyeköy’de bulunan gazetemize koşar adımlarla geldim.
BirGün’ün tabelasına takılırken gözüm, rahat bir nefes aldım. Tüm kurumlarıyla yozlaşmış, çürümüş bu düzene karşı, yeniyi yaratma umuduyla ve büyük bir özveri ile bu çatı altında çalışan tüm arkadaşlarıma sarılmak geliyordu içimden.
Özlemini duyduğumuz dünyayı yaratmak bizim elimizde.