3 Eylül 2012 Pazartesi

Savaşın gölgesinde bir kent Antakya


 Aysel Kılıç -Gülşen İşeri

Aylardır yanı başımızda süren bir savaş var. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları için ‘demokrasi götürüyoruz’ diyerek masum halkı öldürmesi ve bu ölümlerin hala Suriye’de devam etmesi Türkiye’de özellikle de sınır bölgelerinde derinden hissediliyor.

Her gün üzerlerine bombaların yağdığı Suriye halkıyla dayanışmak için birkaç girişim oldu Türkiye’den…

Geçtiğimiz hafta  ‘sınır’da anlamlı bir etkinlik daha yapıldı. Her yıl yapılan Yeşilpınar Defne Kültür ve Sanat Festivali bu yıl müziği bıraktı ve bir foruma dönüştürülerek’ Barışa Çığlık’ adıyla sanatçı, aydın, yazar, akademisyen, siyasetçiyi bir araya getirdi.  Bizde bu vesileyle Antakya’daydık… Sınırdan Suriye’ye nasıl bakılıyor, nasıl yorumlanıyor, Antakyalılar savaş gölgesinde nasıl yaşıyor yakından bakalım dedik.

Ama hemen hatırlatalım; Antakya’ya yola çıkışta en yakınımızın bile bize “oraya gideceğinize emin misiniz, kötü şeyler olacak” demesi aslında Türkiye’deki genel algıyı özetler niteliğindeydi. Sınıra gidiyorsunuz ve sınırda size bekleyen silahlı güçler vardı…

Bizde iki gün boyunca Antakya’da sokak sokak gezdik. Aslında Türkiye’nin herhangi  bir noktasından sınıra kaygıyla bakmak doğal, silahlı güçlerle sokaklarda karşılaşmazsak da Özgür Suriye Ordusu’ndan olduğunu tahmin ettiğimiz insanlarla sıkça karşılaştık.

Tabii bir de Türkiye’nin gündemine oturan Apaydın Kampı ve o Kampta karşılaştığımız Özgür Suriye Ordusu’nun Komutanının anlattıkları kampa alınmadığımızın en açık kanıtıydı.

İşte bu savaşın tam da gölgesinde yaşayan insanlarla konuştuk, kaygılarını dinledik, en çok da huzursuzluklarını paylaştılar bizimle…

Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor
Antakya ve Suriye halkları bugüne kadar iç içe yaşamış.  Ekmeklerini bölüşmüşler,  sevdalanmışlar, acılara ve sevinçlere ortak olmuşlar.  ‘Sınır’ nedir bilmemişler Antakyalılar.  Kimisinin kardeşi var tellerin diğer yakasında,  kimisinin sevgilisi, eşi, dostu.  Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Arap’ı aynı çatı altında yaşamış... İşte bu nedenle Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor.  Sınırın ötesinde düşen her can Antakya’yı yasa boğuyor.

Suriye’deki  ateş Antakya’nın sokaklarında  hissediliyor.  Sokaklar sessiz... Adım adım yarıyoruz sessizliği.  Harbiye sokaklarında ayakkabı boyacılığı yapan ustaya çeviriyoruz objektiflerimizi.  Eve ekmek götürmek için yıllarca fırça sallamış Ali Usta.   Dilinden türkü eksik olmuyor Ali Usta’nın, hem işini yapıyor hem söylüyor. Arapça, Kürtçe sonra da Türkçe... “Bu topraklardaki tüm dilleri bilirim” diyor Usta.   Yanı başlarındaki savaşın Antakya esnafı üzerindeki etkisini konuşuyoruz Ustayla. “Eve,  çay, ekmek eskisinden daha da zor giriyor. Savaş yoksulları vuruyor”  diyor Ali Usta.  Usta ile sohbetimizin ardından Harbiye esnafının kapısını çalıyoruz tek tek.

EKMEK KAVGASI ‘SINIR’TANIMIYOR
Yılmaz Kart bölgede 25 yıldır esnaf.  Ekmek kavgası sınır tanımıyor, yeri geldiğinde ‘sınır’ı aşıp gitmiş Suriye’ye, ticaretini yapmış gelmiş, yeri geldiğinde de dostlarını, oradaki kültürü kendisiyle alıp gelmiş.  “Suriye halkı misafir perver, onlarla bir sorunumuz yok. Ben de giderdim onlar da gelirdi buraya ama çatışmalar başladığından beri gidip gelemiyoruz” diyor Kart yüzündeki üzgün ifadeyle. Şiddet ortamından duyduğu kaygıyı da dile getiriyor Yılmaz Kart:   “Güvende hissetmiyoruz kendimizi,  Savaş bizi çok etkiledi,  işlerimiz de çok düştü.”

 Yurdanur İşbilir ise Harbiye’nin sayılı kadın esnaflarından biri.  Suriye’deki savaşın halkların savaşı olmadığına dikkat çekiyor İşbilir. “Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Türk’ü kardeşiz” diyor İşbilir ve ekliyor: “Başbakan bu savaşa ortak olmamalı, halkın tepkisini dikkate almalı.”

Mürsel Gül de üç defa geçmiş sınırın diğer tarafına.  “O kadar gittim ama hiçbir kötülüklerini görmedim Arapların. Suriyelilerle kardeşiz, savaş istemiyoruz” diyor Gül.  Sokağa kurduğu tezgahların başında duruyor Mehmet Gül.   Taze meyve satıyor.  Şiddet ortamının satışları olumsuz etkilemesinden yakınıyor, “ Bu savaş bizi daha da yoksullaştırdı, çoluk çocuğumuz perişan olacak” diyor.

Mürsel Gül’ün  tezgahı etrafında toplanan komşu esnaf da tedirgin.  “Başbakan bizi duymuyor, televizyonlar bizi görmüyor. Biz savaş değil, barış istiyoruz! Sesimizi duyurun artık! “ diyor  Hacı Murat da.

 ‘SAVAŞA DEĞİL, EĞİTİME BÜTÇE’
Harbiye sokaklarında genç esnafla da sık karşılaşırsınız.  Karşımıza çıkan ilk gençle selamlaşıyoruz.  Mehmet Temizkan henüz 18’inde bile değil.  Bir yandan ekmek kavgası derdine düşmüş,  diğer yandan da kapısını çalacak askerliğin derdinde Temizkan.  “Askere gitmekten korkuyorum, savaş çıkarsa ne yaparız?” diye soruyor.

 Yaz sürecini okul harçlığını çıkarmak için değerlendiren lise öğrencisi Ramazan Aydın da, “Biz bu topraklarda savaş istemiyoruz, kimseyle sorunumuz yok. ” diye kaygısını dile getiriyor. Karagözlü,  kara kaşlı genç de “ Başbakan silahlara para yatıracağına, biraz da gençlere baksın, eğitime bütçe ayırsın. Biz savaşa değil, okula gitmek istiyoruz” sözleriyle Hükümete tepkisini dile getiriyor.

BİR SAVAŞIN İÇİNDE BULMAK İSTEMİYORUZ KENDİMİZİ
Antakya’nın Harbiye ilçesini geride bırakıp merkezde, Zenginler Mahallesi’ndeyiz.  Mahalle’nin daracık sokaklarını yürürken,  taburelerini altlarına çekip, sabah çaylarını yudumlayan esnafın arasında buluyoruz kendimizi. 

 Sohbetlerine ortak oluyoruz.  Zenginler Mahallesi eski muhtarı Şaban Gür de var aramızda. “Mahallemiz adını kültür zenginliğinden almış.  Zenginliğimiz parasal değil, Arap’ı, Kürt’ü , Türk’ü bir arada yaşıyoruz; kiliselerimiz camilerimiz yan yana, bundan ötürü zenginiz” diyor   Şaban Gür. Sınırdaki savaşa işaret eden Gür,  “Komşumuz iyiyse biz de iyiyiz, bir savaş olursa orada bizi de kötü etkiler.  Üç kez Suriye’ye gittim, ticaretimiz, dostluğumuz var onlarla. Savaş hem onları hem de bizi bitirir “ sözleriyle şiddetin karşısında duruyor.

Zeynel Abidin  Eraslan da  Zenginler’de esnaf.   ‘70’lerden önce gitmiş Suriye’ye. “ İş güç derken zaman akıp gitmiş, yanı başımızda ama bir daha da gitme fırsatım olmadı. Bir kez daha görmek isterdim oraları. Hepimiz kardeşiz…”diyor Eraslan.

Suriye’den gelen mültecilere işaret eden Sedat Umut ise çatışma ortamından duyduğu tedirginliği dile getiriyor:  “Oradan gelen mültecilere karşı değiliz. Biz oradan gelen eli silahlı insanlara karşıyız. Dışarıdan bomba sesleri geliyor. Suriye ordusunun bombaları. Bu durum bizi tedirgin ediyor. Bir savaşın içerisinde bulmak istemiyoruz kendimizi”

SİLAHLI İNSANLAR DOLAŞIYOR ORTALIKTA

Her sokağı ayrı bir zenginlik olan mahalleyi adım adım yürüyoruz. Avlulara açılan eski, cumbalı evler eşlik ediyor bize.  Sokağa açılan kapılardan biri dikkatimizi çekiyor. “Ehliddar Kültür Merkezi” yazılı kapıyı aralayıp içeri giriyoruz. Geniş bir avluda sıcak bir ortamın içerisinde buluyoruz kendimizi. Arapça müzik çalıyor banttan. Kürtçe, Türkçe, Arapça gazete ve dergiler masalarda.

Ehlidar Genel Sanat Yönetmeni Hasan Özgün’ün  yanına oturuyoruz. Arapça bir kelime olan “Ehliddar” ın ne anlamına geldiğini anlatıyor bize Özgün. Mekana bu ismi vermenin anlamlı olduğunu şu cümleyle ifade ediyor: “Çünkü, ‘Ehliddar’ hem ağırlayan, hem de ağırlanan anlamında.”


 Özgün’e, Antakya’yı ziyaret amacımızı anlatıyoruz, yanı başlarındaki savaşı soruyoruz.

“Antakya tedirgin. Çünkü bombalar patlıyor yanı başımızda, insanlar ölüyor” diyor.  Özgün AKP hükümetini de eleştiriyor: “Siyasi iktidarın söylemleri sorunlu. Suriye yönetiminden bahsederken bizi rencide ediyor.  Buradaki halkların, Alevilerin tedirgin olmasında ciddi gerekçeler var. Farklılıkları ötekileştiren bir yaklaşımı var.  Bu bizi rahatsız ediyor. Burası bir kültürel mozaik, kentin bütün dokuları tepki veriyor.  Sendikaları, odaları, Sünni’si ,  Alevi’si, Kürt’ü, Türk’ü tepkili hükümete. AKP tabanına yakın kesimlerden de tepki var. Hükümetin yaklaşımı ve söylemlerine karşı halk arasında yine de bir umut var, sağduyu var. Barış talepleri yükseliyor.  1Eylül Dünya Barış Günü’nde Antakya halkı sokaklarda olacak, biz sanatçılar da bu sürece destek vereceğiz.”

Hasan Özgün, Suriye’den gelen silahlı kesimlere de dikkat çekiyor ve anlatıyor:  “Silahlı insanlar dolaşıyor ortalıkta, bu durum bizi tedirgin ediyor. El Kaide militanların tedavileri Antakya hastanelerinde yapıldığı için buradaki hastaların tedavileri aksatılıyor, bu durum yurttaşın tepkisine neden oluyor. Hükümet onların arkasında duruyor.  Yediden yetmişe herkesin bu duruma tepkisi var. İnsanlar sokaklara çıkamaz oldu. Suriye’den gelen eli silahlı adamlar, Antakyalı kadınların yaşam tarzlarına giyim kuşamlarına bile karışır duruma geldi, sokaklarda gerilim var. Alevi düşmanlığı yapılıyor. Ama bunlar burada tutmaz, yüzyılın getirdiği bir doku var burada. Aleviler, Hristiyanlar, Sünniler bir arada. Halkların kanı üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Halk bu oyuna gelmeyecek.”

SAMANDAĞ: BİR MASAL DİYARI
Bu kez yolumuz 150 bin nüfuslu Samandağ’ına düşüyor... Kültürel olarak farklılık gösteren ancak yıllardır bir arada yaşamayı başarmış bir yer Samandağ.

Aleviler, Hristiyanlar, Ermeniler, Sünniler, yan yana, iç içe yaşamışlar. Nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Alevileri oluştursa da etnik ve kültürel zenginlik kendini hemen belli ediyor burada.

Günlük yaşamlarında anadilleri Arapçayı konuşan Samandağlılar elbette yaşanan son süreçlerden kaygılılar. Bu kaygılarını paylaşmak için ilk olarak bir Alevi ailesine konuk oluyoruz.

BU ZULÜM BİTSİN
Hasibe Oktay 83 yaşında; yüzünde 83 yılın acısı, kederi ve yaşanmışlığın izi öylece duruyor. Dört çocuğunu kaybetmiş, ama yine de yaşama sımsıkı tutunmasını bilmiş… Arapça konuşuyor bizimle ama bizim anlamadığımızı düşününce Türkçe konuşmaya çalışıyor. Arada Arapçaya kayıyor dili; insan en iyi kendi dilinde ifade eder ya kendini o da en sonunda öyle yapıyor, Arapça anlatıyor, bize Türkçe tercüme ediliyor…83 yılda neler yaşadığını sorduğumuzda önce bir duruyor, 83 yıl, kolay değildi elbet…


 Biraz geçmişe gidiyor; eskiden çok yoruluyorduk çalışırken ama mutluyduk, şimdi makineleşmeyle işler kolaylaştı ama Mutsuzuz diyor…  Birde espri yapıyor, feministler kızmasın ama 10 çocuk yaptım hiç pişman değilim gene olsa gene yaparım diyor, gülümsüyor…

Biz derdimizi ise biraz gündemi sormak… “ Bunca acı gördün, yanı başında savaş oluyor ne düşünüyorsun” dediğimizde hemen söze giriyor:

“Yapılan zulüm ve katliamdan haberdarım, bu coğrafyada kan akıyor, masum insanlar ölüyor, elbette savaşa karşıyız, bu kan dursun artık! Bu savaş kim için… Tam olarak yetkililer ne yapmak istiyor bilemiyorum. Birbirlerini kardeş olarak görenlerin, birbirlerini boğazlamasını istemiyorum” diyor.

ERDOĞAN’IN ‘ÖZEL’ MİSAFRİLERİYMİŞ!
Söze Şevki amca giriyor… Suriye üzerine onun da anlatacakları vardı… Kendi tanıklığını anlatıyor hemen:

“Antakya oteline gittim, orada gördüğüm olaylar çok kötüydü… Büyük Antakya otelini istila etmişler, ben artık muhalif değil terörist diyorum onlara. Onları yönlendiren insanlar var.  Kendi kulaklarımla duydum, damadımla otururken orada gördüğümüz sarışın, zayıf, orta boylu bir erkek iyi şekilde Arapça ve İngilizce biliyordu, resepsiyona girip birini sordu; sonra salona geçip bekledi ve yanına iki sakallı adam geldi, İdlib’den söz ettiler. Şöyle diyordu; “orada yapacağınız şey İdlib ele geçirirseniz nizami ele geçirebilirsiniz...”  Ürkütücüydü.

Kimi kime şikayet edeceksin, Türkiye basının yazdığına göre teröristler gece Suriye’ye gidip savaşıyor, gündüz Apaydın kampında konaklamaya geliyorlar. Çok korkunç şeyler oluyor... “

Antakya’da pek çok duyum var tabii… Şevki amca bu durumdan kaygılı… Karaçay beldesinde birkaç evin taşlandığından da söz ediyor,  minibüse binenlerin para vermediğini ve Erdoğan’ın misafirleri olduklarını söyleyenler vs…

Hatta Samandağ’ında 60’a yakın El kaide olduğu bilgisini de aldıklarını iletiyor.  Sonra şaşkın şaşkın anlatıyor; “ Bir Müslüman bir Müslümanı katletmez. İnsan katletmez ama onlar insanı katlettikten sonra tekbir getiriyorlar… “ diyor.

Antakya’ya ya gerçekten mülteci olarak gelenler var dediğimizde, “mülteci olarak gelenlere karşı değiliz. Mültecilerin arasında gelen muhaliflere karşıyız...”

Ve yaklaşık bir haftadır basında yer alan haberlere dikkat çekiyor ve basının dilini neden değiştirdiğini soruyor: “Ulusal basın iki gün içinde ağız değiştirdi ve Apaydın kampında teröristler var demeye başladı,  ne oldu,  akıllarına ne geldi de söylemleri değişti, ama biz biliyoruz yukarıdan talimat aldılar dillerini değiştirdiler” diyor.

Ve elbette bu savaş ortamı, savaşın gölgesinde yaşam süren Antakyalıları en çok da ekonomi vurmuş… “Esnaf kan ağlıyor” diyor şevki amca ve devam ediyor: “Halk tedirgin, dışarı çıkarken bomba sesleri geliyor, iki gündür duyduğumuz ses bombaydı, ister istemez tedirgin oluyoruz… “

FİİLİ BİR SAVAŞ DURUMUNDA DEVLETİ KARŞIMIZA ALIRIZ

Peki, fili bir savaş durumu yaşanırsa ne yapacaksınız?  Şevki amca bu konuda net; Aleviler ılımlıdır, eline silah almaz diyor; “ hem alsa da silahı nereden alacağız, kaçak silah mı alacağız… “

Samandağ’ında bize mihmandarlık eden Avukat Halil İbrahim Özgün ise savaşın burada yayılması devleti karşınıza almak demek diyor ve elbette bir kırılma yaşanacağından söz ediyor.

HALKLAR ARASINDA MEZHEPSEL AYRIŞMA YOK

Sohbet uzadıkça uzuyor ama bizi bekleyenler de var.... Bu kez yolumuzu Hristiyan mahallesine çeviriyoruz… Bir diğer adıyla Zeytuni…Zeytuni denilmesinin nedeni ise eskiden buralar zeytinlikmiş adı öyle kalmış…


 Abdullah Yumurta-Rum Ortadoks kilisesinde Papaz ve 20 yıldır bu görevi yapıyor.  5 yıl Suriye Laskiye’de eğitim almış… 16 yıldır da Antakya/Samandağ’ında.

16 yıldır Samandağ’ında ama ilk geldiği yıllarda kendini kabul ettirmekte bir hayli zorlanmış... “Bir toplumdan geliyorsunuz, sizi tanımayınca kendinizi anlatmak zorundasınız, zorlanıyorsunuz elbette”   diyor.

Dikkatimizi çeken bir noktaya değiniyoruz hemen... Kilisenin karşısında Alevilerin de türbesi var. İki farklı kültür karşılıklı ne güzel diyoruz... Bu ziyaret yeri aslında Hristiyanlara aitmiş, kilisemiz var kim burada ibadet yapmak isterse gelsin alsın demişler ve Aleviler de bu ziyaret yerini alarak birlikte kültürel bir kaynaşmaya da adım atmışlar... Anlıyoruz ki; Hırıstanlığın ilk yayıldığı yer olan Antakya’ya kültürler mozaiği boşuna denmemiş.

Suriye meselesine geldiğimiz de halkın huzurunun bozulduğundan söz ediyor Abdullah Yumurta; halkların savaş istemediğinin de altını çiziyor defalarca. Mezhepsel çatışmalara neden oldu mu dediğimizde ise farklı düşünüyor; Yumurta’ya göre halklar arasında mezhepsel bir süreç yaşanmıyor. Bu dış güçlerin saldığı bir korku.

Bu söz üzerine hatırlatıyoruz;  Selefiler “Hırıstiyanlar Beyrut’a, Aleviler tabuta” diyorlar? Tabi bir din adamı tek taraflı düşünmez... Kim derse desin bütün dinleri kabul ettiğini söylüyor, din, dil, ırk ayrımı gözetmeden herkese insan olarak baktığını ifade ediyor.

Peki, 5 yıl Suriye Laskiye’de kaldınız o zamanlar yaşam nasıldı dediğimizde?  “5 yıl kaldım güven çok iyiydi, bugünkünden elbette daha iyiydi, eğer komşun yemek yapmışsa bana yemek getiriyorlardı,  kim olursan ol, önce insandın...  Şimdi değişti her şey... “

TOP SESLERİNİ DUYUYORUZ, BİLİYORUZ Kİ İNSANLARI BOMBALIYORLAR
Hırıstiyan mahallesinin az ilerisinde Ermeni köyüne doğru yola çıkıyoruz. Vakıflı,  Anadolu’nun tek Ermeni köyü. 35 haneli köyde 135 kişi yaşıyor.

Vakıflı köyü Ermeni Kilisesi ilk uğrak yerimiz... Samandağ Ermeni Cemaati Başkanı Cem Çapar’la son yaşanan süreci konuşmak için kilisenin önünde sohbet ediyoruz... Ermeni cemaati nasıl bakıyordu Suriye meselesine?

Cem Çapar Suriye’deki olayların acı verici olduğunu anlatıyor ve ekliyor:  “Bir insanın ölmesi belki de 7 milyar için hiçbir şeydir ama ölen insan için her şeydir,  hayatın bittiği yerdir.”


 Çapar insani sorumluluktan söz ediyor, Ermeni cemaati olarak da bu sorumluluğu duyduklarını ifade ederek; “Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan haksız yere ölüyorsa, öldürülüyorsa,  acı çekiyorsa bunun sorumluluğunu insan olarak duymamız gerekir. Bu sorumluluğu biz burada yaşıyoruz, duyuyoruz, bu sorumluluğu sadece Ermeniler için değil, bütün insanlar için, çünkü bizim burada en büyük şansımız her milletten insanı görüp tanımamız, onların da aslında insan olduğunu, duygularının olduğunu biliyoruz...”diyor.

Yanı başlarında olan savaşı konuşurken top seslerini hatırlatıyor...  “Burada top sesler duyuldu birkaç gün önce, uyuyamadım, çünkü o bombaların insanların üzerine atıldığını biliyorum, bu sorumluluğu bu şekilde duyuyoruz… Elimizden ne gelir, bir şey gelmiyor elimizden, sizin gibi gelenlere iyi yaşayın, barış içinde yaşayın, birbirinizi öldürmeyin demekten başka bir şey gelmiyor…”

Yaşanılan savaş için bunun da bir çözüm olmadığını söylüyor Cem Çapar...

Antakya’nın her bölgesinde olduğu gibi savaşın tedirginliği Vakıflı köyüne de sirayet etmiş. Bu tedirginliği cemaat başkanı Cem Çapar pek de yaşamadığını söylüyor. Cemaatine ve komşularına güvendiğini ifade ederek;  “çünkü biz burada, Hatay’da Aleviler Sünnilerin, Sünniler Alevilerin haklarını koruyorlar…

Biz Ermeniler olarak Türklerin, Türkler de Ermenilerin haklarını savunuyorlar… Bu seviyeye geldik…”

SURİYE’DE MEZHEP ÇATIŞMASI OLABİLİR
Çapar mezhep çatışmasının Antakya’da yaşanmasına pek ihtimal vermiyor ama; “böyle bir çatışmanın olacağına dair tedirginliğim yok ama Suriye’yle ilgili tedirginliğim var, Suriye’de mezhep çatışması olabilir…

Suriye’de yıllarca insanlar beraber yaşamışlar ama orada her toplum kendi katmanında yaşamış... Suriye’de yaşayanlar kendi sorunlarını çok iyi biliyorlar ama bu sorunları kendi içlerinde yaşıyorlar.

Orada yaşayan cemaatlerin yemeğe gittikleri lokantalar farklı, alışveriş yaptıkları yerler farklı… Olabilecek bir mezhep çatışması tedirginliğim var ama burası için yok...”  diyor.

Çapar, Suriye olayını sadece mezhep çatışması olarak görmediğini, Suriye üzerinde oynan büyük bir oyunun parçası olduğunu söylüyor.

Çapar, “adına emperyalizm dersin, adına çıkar dersin, adına İsrail, Amerika, Rusya,  Çin’in oyunu dersin; iki kutbun Suriye üzerindeki güç gösterisi dersin, ne dersiniz deyin,  olayı büyük çerçevede bu şekilde görüyorum ama içeride masum halkın ölmesi var, bunu nasıl açıklayacağız. “

Mülteci olarak gelenler içinse söylentilerin çok fazla olduğunu ama kendi gözüyle görmediği bir olayı da anlatmanın gereksiz olduğunu vurguluyor.

“Mülteci olarak gelmişlerse onların canlarını kurtarmak için yer açarız ama işin içinde farklı oyunlar varsa onu da çözecek mekanizma biz değiliz.  Siz bile o kamplara girmemişsiniz, daha ne olsun! “

EMPERYALİZMİN AMACI BİZİ BİR BİRİMİZE KIRDIRMAK

Vakıflı’dan ayrılıp Samandağ’ına geliyoruz, artık dönme vakti ama Şevki amca bizi alıp Ahmet Deniz’in evine götürüyor… Deniz, evinin bahçesinde ağırlıyor bizi…

Samandağ’ın biraz daha rahat olduğunu ve Antakya’da Selefilerin varlığından söz ediyor. Keyfi muamele beklediklerinden, başbakanın özel misafirleriyiz dediklerinden söz ediyor.


 Ahmet Deniz; “Sık sık Yurt dışına çıkıyorum ben, özellikle ilk yeni gelişlerinde Libya’dan yaralı gelmişlerdi, işin ilginç tarafı bu yaralı arkadaşlar o kadar hastane varken neden Antakya’da tedavi görüyorlar. Başka yer kalmadı mı? İnsanlar sözde yaralı ama çok sağlıklı, güçlü insanlardı… Benim bindiğim uçakta olduğu gibi selefi teröristi vardı” diyor.

HAVAİ FİŞEK PATLASA KORKUYORUZ

Asıl sorunun Suriyeliler olmadığı, dışarıdan gelen Selefilerin olduğunu söylüyor. Deniz,  “çünkü onlar kan emici insanlar, onlar paralı askerler... Sorun Alevi Sünni değil, emperyalizmim amacı budur, Ortadoğu yer altı kaynaklarını ele geçirmek için tabii ki birbirimizi kırdıracak… Herkes tedirgin, burada havai fişek patlarken bile korkuyorlar… Eski Antakya kalmadı, akşamları sokakta dolaşmaya korkuyoruz... “ diyor. ***

Apaydın Kampı ‘gizli’ tutuldu!

Reyhanlı’da bulunan Apaydın Kampı’na yolculuğumuz... Yedi-sekiz gazeteciyiz ve CHP heyetinin içerisinde yer aldığı araçları takip ederek ilerliyoruz.  Mısır ve pamuk tarlaları arasından geçip sınıra yaklaşıyoruz.  Yolculuğumuz esnasında bizi kampa götüren aracın şoförüyle sohbet ediyoruz.

Anlatıyor kaptan:

“Bu kamp Antakyalıların yaşamını felç etti.  Antakya’da eskiden kadınlar gece saatlerinde bile rahatlıkla dolaşırken şimdi erkekler bile dışarı çıkmaktan çekiniyor.  Kamptaki militanlar gece de şehir içlerinde çünkü. Ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, minibüslere, suya, yemeğe para vermiyorlar, ‘masrafları Erdoğan’dan kesersiniz’ diyorlar.  Hükümetten desteği çoktan almışlar.”

Sorular, yanıtlar derken kampa yaklaştığımızı duyurdu önümüzde ki araçtan arkadaşlar. Güvenliğimizin tehlikede olabileceğini,   toplu hareket etmemizde fayda olabileceğinde hem fikir olduk. Hayli büyükçe bir yerleşkenin önünde durduk.  “AFAD Başbakanlık, Apaydın Konaklama Tesisleri” yazılı dev levha asılıydı kampın ana girişinde.  Kamyonetlerle yemek taşınıyordu içeriye.   Bir koşturmaca, bir telaş  vardı. Kapıdaki güvenlik ve kampa girip çıkan gençler bizim görüntü almamıza engel olmaya çalıştı. Arapça konuştukları için ne dediklerini anlamıyorduk.

 Kampa girmek için Bakanlık’tan izin alan CHP heyetini bekledik.  Milletvekili Hurşit Güneş’in aralarında olduğu heyet geldi ve kendilerinin de içeri alınmadığını söylediler. Bakanlık önce izin vermiş, ardından bu izni geri almıştı nedense. Bakanlık Apaydın Kampı'na  ‘gizlilik’ getirmişti. Yasağı getirmiş ama bunu herhangi hukuki bir gerekçeye dayandırmamıştı.

Kampa girişimizin engellenmesi üzerine CHP Heyeti kamp önünde basın açıklaması yaparak uygulamayı protesto etti.  Basın açıklamasının ardından kampın önünde bir hareketlilik yaşandı.  Kameralarımızı hareketliliğin olduğu yöne çevirdik.  Biri askeri üniformalı diğeri sivil, iki kişi kameralara konuşmak istedi. Sivil olan kişi ünüformalı olanın söylediklerini tercüme ediyordu bize.

Ebu Hüseyin, Özgür Suriye Ordusu'ndan 50 kişilik bir birliğin komutanıydı.  Suriyeli komutan,  neden burada olduklarını ve günlerinin nasıl geçtiğini anlatıyordu tercümanı aracılığıyla. Sabahları çatışma alanına gittiklerini, akşamüstü de kamplara döndüklerini, ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılandığını söylüyordu.  Ebu Hüseyin, "Türkiye hükümetine ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, bize kucak açtığından dolayı çok teşekkür ederiz" diyordu.

 Kaldıkları çadır kampta askeri eğitim yapıldığını açıklayan Ebu Hüseyin devamında şunları anlattı:

"Türkiye'ye günübirlik gelip gidiyoruz. Sınırın hemen diğer tarafındaki çadır kampta kalıyoruz. Sabah savaşa gidiliyor, akşamüstü de kamplara geri dönülüyor. Sınırdan rahatça geçebiliyoruz. Lojistik desteği bize Türkiye sağlıyor. Yiyecek, içecek ve ilaç ihtiyacımız Türkiye tarafından karşılanıyor. Bize diğer ülkelerden de yardım geliyor. Şimdiki amacımız sınıra yakın bir bölge olan İdlib'de tampon bölge oluşturmak.  Üç gün önce sınırın Suriye tarafında Suriye ordusu tarafından kuşatıldık, sınırın Türkiye tarafına kaçarak kurtulduk. Rejim düşerse özgür bir ülke kurmak istiyoruz."

Suriyeli komutanın anlattıkları, kampa neden alınmadığımızı anlamaya yetiyordu.


                                             Ebu Hüseyin, Özgür Suriye Ordusu komutanlarından.




30 Mayıs 2012 Çarşamba

Devlet Van'ı çoktan unuttu!

Kara kışı çadırlarda geçiren Van halkı, yazın sıcağında da konteynerlere mahkum edildi. Devletten umudunu kesen Van, kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde. Van halkı, kendi çözümünü kendisi yaratma yolunda.
AYSEL KILIÇ
Van’ı vuran büyük deprem ülke gündeminden düştü.   ‘Van’da hayat normale gidiyor’ propagandası yapan medya da elbirliği ile Van’ı manşetlerden düşürdü.  Oysaki Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Deprem, yoksul emekçi ve köylülerin sırtında taşınması daha da zorlaşan bir yük haline geldi. Aradan geçen 7 aya rağmen Van halkının barınma sorunu çözülmedi.  Kara kışı çadırlarda geçiren halk, yazın sıcağında da konteynerlere terk edildi.
‘Kalıcı konutlar hazır’ diyen AKP Hükümeti, depremzedeler üzerinden rant elde etmenin peşine düştü. Cebinde bir ekmek parası dahi olmayan halka 75 bin liralık TOKİ evlerini adres olarak gösterdi. Van halkını “müşteri” olarak gören hükümet, depremin faturasını da yine halktan kesti.  Evleri depremden yıkılan onlarca aileye, kullanamadıkları elektriğin, suyun faturası gitti.
Eğitimleri yarıda kalan öğrenciler,  hasta çocuklarına doktor bulamayan kadınlar, mesaisiz çalışan eğitim ve sağlık emekçileri…
Devlet Van’ı çoktan unuttu.
Elindeki olanakların tümünü depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanan Belediye’nin imkânları ise kısıtlı. Kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde olan Van, kendi çözümünü de kendisi yaratma yolunda.
DEPREMİN YÜKÜ KADINLARIN OMUZLARINDA
Vanlı kadınlar çadırlarda dayanışıyor, çadırlarda örgütlenmeyi öğreniyor. Van Kadın Derneği’nin (VAKAD) çatısı altında toplanan kadınlar, her türlü sorunlarını burada konuşuyor,  tartışıyor ve çözüm arıyor.
 Konteyner kent olan Kevenli’ ye kurulmuş VAKAD’ın çadırı. Kimisi çocuklarıyla geliyor çadıra, kimisi de kitap ve notlarıyla. Biz de kameramızla çadırdayız. Kendi dilleriyle anlatıyorlar kendilerini. Türkçe bilmiyor çoğunluğu. İsyan ediyorlar koşullarına, isyan ettikleri kadar örgütlülük ve dayanışmada da kararlılar. Örgütlülüğün gücüyle sorunların üstesinden gelecekler.
 “Devlet bizi yeni unutmuyor ki, yaralarımızı, acılarımızı kendimiz sardık bugüne kadar!” diyor Zeliha ana.  Üç çocuğu ile çadıra gelen genç kadının üzüntüsü ise çocuklarınaydı: “Yaz geldi, çocuklarım kışlık ayakkabılarla duruyor. Ne kıyafet alabiliyoruz ne de sebze, meyve.”  
Tek isteğinin,  çocukları ile beraber başlarını sokacak bir ev olduğunu söyleyen Berfin ise öfkeliydi. TOKİ evlerinin pahalılığına tepkiliydi: “O evlere sadece zenginler girebilir” diyordu.
 “GÖNÜLLÜ” DOKTORLAR EĞİTİM VERİYOR

Sınırlı sayıda hastane ve sağlık ocağının olduğu Van’da, kadınların sağlık sorunlarının giderilmesinde güçlükler yaşanıyor. Hal böyle olunca, gönüllü doktorlar VAKAD çadırına koşuyor.  Farklı hastanelerden doktorlar, her Cumartesi, kadınlara sağlık konusunda eğitimler veriyor.
VAKAD gönüllüleri Sema Bağış ve Esin Günay, gecelerini gündüzlerine katıp hemcinsleriyle dayanışıyor. Başta sağlık ve eğitim olmak üzere birçok konuya dair eğitimler verilmesini sağlıyorlar.
Esin Günay, tüm dayanışmaya rağmen, koşulların zor olduğunu söylüyor: “Elimizden geldiği kadar kadınlarla dayanışmaya çalıştık, çalışıyoruz ama yetemiyoruz. İmkanlarımız çok kısıtlı.”  Günay, Kadınların barınma sorunları çözülmeden diğer sorunların da çözülemeyeceğini ifade ediyor ve ekliyor: “TOKİ ev veriyor ama oda büyük bir sorun.  Bu kadınlar hangi parayla o evlerde oturacaklar? Yakınlarını kaybettiler, evlerini, işlerini ama devlet onlara elini uzatmadı. Büyük bir travma yaşadı, yaşıyor kadınlar.”
“Buradayız ve siz yalnız değilsiniz mesajını veriyoruz kadınlara. Bu mesaj önemlidir” diyen VAKAD gönüllüsü Sema Bağış ise, kadınların ilkin VAKAD’a yardım talebiyle geldiğini ancak zamanla bu dayanışmanın yardımı aştığını, kadınlarla birlikte çözüm arayışına gittiklerini söylüyor.  

“TOKİ HALKI MÜŞTERİ OLARAK GÖRDÜ”
Depremin büyük yükü kadınların omuzlarında ama Belediye’nin yükü de az değil. Belediye, kısıtlı bir bütçe ve imkânsızlıklarla halkın yaralarını sarmaya çalışıyor.  Van Belediye Başkanı Bekir Kaya, “Yurttaş sadece evini değil işini de kaybetti. Bu zararın telafi edilmesi gerekiyor ancak devlet olabildiğince bu sorunun üstünü örtmeye çalışıyor. Unutulan Van halkı, kendi çözümünü de kendisi yaratacak ” diyor. Çelebibağ Belediye Başkanı Veysel Keser de “Kışın çadırlar yanıyordu, şimdi de konteynerler. Halkın barınma sorunu hala çözülmedi. Deprem gerçeği ile açığa çıkan konut talebi fırsata dönüştürüldü. TOKİ, Van halkını müşteri olarak gördü”  sözleriyle hükümetin politikalarını eleştiriyor.
SENDİKALAR HALKLA İÇ İÇE
Van’da sendikalar da çok hareketli. Deprem nedeniyle binaları hasar gören Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) çalışmalarını konteynerlerde sürdürüyor.
 Van Eğitim Sen Şube Başkanı Mucip Vergili, öğrencilerin ve öğretmenlerin mağduriyetinin giderilmediğini söylüyor.
 “Van’da 43 okul kullanılmaz halde. Eğitim ve öğretime uygun olduğu ileri sürülen okulların ise sağlam olmadığı daha sonra raporlar kanıtlandı. Resmi rakamlara göre Van’da 70 bin öğrenci eğitimlerini dışarıda sürdürüyor. Ama bu rakamlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Van’dan giden öğrenciler dışarıda da okuyamıyor. Gittikleri yerlerde ırkçı saldırılara maruz kalıyorlar. Bu nedenle eğitimlerini bırakıp geliyorlar. Öğretmenler için de durum farklı değil. Barınma sorunumuz hala çözülmedi. Van’da öğretmenler de fiziksel ve psikolojik olarak yıprandı.”
SES Şube Başkanı Yılmaz Berki de, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının zor bir dönemi yaşadıklarını söylüyor. Çok sayıda hastanın tedavileri yapılmadan geri gönderildiğini, sağlık emekçilerinin mesaisiz çalıştığına dikkat çeken Berki, “Hasarlı olduğuna dair raporların verilmediği hastaneler başka hastaneler ile birleştirildi. Üç hastane bir binaya sıkıştırıldı. Hükümet neyin peşinde bilmiyoruz” diyor.
Büyük bir yıkım yaşayan Van’ın sokaklarındayız. Hayat her ne kadar  ‘normal akıyor’ gibi görünse de,  Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Binalar yıkık, dökük… Halk isyanda!



2 Mayıs 2012 Çarşamba

“Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!”

Aysel Kılıç

Duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu: “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” Soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!”

Çocuk heyecanı, çocuk sevinci ile uyandım 1 Mayıs sabahına.  Muhafazakarlığı ile bildiğim, tanıklık ettiğim ‘mahallem’in sokaklarında  bugün bir telaş, bir koşuşturmaca vardı.  Hergün işe gitmek ve eve dönmek için bindiğim Kocamustafapaşa otobüsünün yolcu profili de bugün bambaşkaydı. Gençler tarafından işgal edilmişti sanki otobüs.  Türküler, marşlar, şen kahkahalar…
Yanımda oturan, 80’li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, adam otobüsteki gençleri şaşkın gözlerle izliyordu. “Yanlış mı bindim, bugün bir tuhaflık var otobüste?” diye sordu bana.  “Bugün 1 Mayıs” dedim.   “Ha anladım, anarşiklerin eylemi değil mi 1 Mayıs kızım?” dedi.   “İşçi ve emekçilerin bayramı, sizin, bizim bayramımız” dedim gülümseyerek.   Peşpeşe soru sormaya devam etti.  Ben soruları yanıtlarken yüzündeki endişe azaldı, sohbetimiz  derinleşti.   1 Mayıs’ı en sade cümlelerle anlatmaya çalışırken,  hemen arkamızda oturan iki genç de sohbetimize katıldı.  
 “Dede seni de götürelim alana” dedi esmer güleç yüzlü genç.  “ Biz derslerimizi, işimizi bırakıp Bayramı kutlayacağız” diye devam etti.  Yaşlı adam, sesini yükselterek, “Yavrum talebesiniz, işçi değilsiniz ki eyleme gidiyorsunuz?” dedi.  Genç ise, “Evet talebeyiz, işçi değiliz, ama okumamamız için elinden geleni yapıyor devlet. Parası olmayan okuyamıyor.  Öğrenci değil de müşteriyiz sanki!” Adam, kafasını sallayarak, onayladı gencin söylediklerini,“ Haklısın yavrum, ben de çocuklarımı okutamadım parasızlıktan” dedi.
Sohbet sürerken,  duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu.  “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” diyenler çoğaldı. Ama soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede,  ( yazımın başındaki gibi ‘yaşlı’ diyemeyeceğim artık,  O’nunla çoktan tanışmıştık) gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!” dedi.  Bu cevap gençlerden büyük bir alkış aldı, ıslıklar çoğaldı.  Devamında marşalar geldi:  “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı…” 
Otobüsteki atmosfer beni de içine çekmişti,  Unkapanı’na  ne zaman vardığımızın farkında bile değildim. “Taksim’e gitmez, son durak!” diyen şoförün sesini duydum.  1 Mayıs alanına gitmek için gelenler tek tek Şişhane yolunu tuttu. Ben de Ahmet dedenin inmesi için bekledim.  Çantamdan çıkardığım fotoğraf makinemi görünce,  “Gazeteci misin?” diye sordu ışıldayan gözleri ile.  Yanıtımı alınca, “Hiç belli ettirmedin kızım, yoksa beni de mi yazacaksın gazetene?” diyerek gülümsedi.   
Evet, Ahmet dedeyi yazmadan edemezdim.   “Anarşiklerin eylemi değil mi 1 Mayıs?” diye soran, ancak otobüste tanıştığı gençlerle birlikte 1 Mayıs alanının yolunu tutan Ahmet dede, hepimizden genç değil de neydi?
 1 Mayıs ile ilk kez tanışmanın heyecanını yaşayan Ahmet dede ile Unkapanı Köprüsü’nü  adım adım yürüdük…  Kızıl bayraklar, davul zurnalar, marşlar bizi karşıladı. Ahmet dedenin yüzüne vuran güneş,  tüm gölgeleri silip süpürmüştü.



17 Mart 2012 Cumartesi

Tutuklu kadınlar neden regl olamıyor?


            Aysel Kılıç
      
         İçeride, yani hapishanelerde neler olup bittiğini, ya tutukluların gönderdiği mektuplardan öğreniyorum ya da ayda yılda bir gittiğim ziyaretlerden. Gazeteci kimliğim nedeni ile tutuklulardan bugüne kadar sıkça mektup aldım. Gelen mektupların büyük çoğunluğunda, tecrit sorunu anlatılıyor. Kimisinin aile görüşü engelleniyor, kimisinin ise mektuplarına, kitaplarına el konuluyor. Sadece bunlarla bitmiyor sorunlar, sıcak ve soğuk su sıkıntısı, havalandırılmaya toplu çıkamamak vs. vs… Mektuplar geldikçe, tutuklulara daha da yakınlaşıyorum, onların acısını acım; sevinçlerini sevincim gibi yaşıyorum. Bazen bir mektubu defalarca okuduğum oluyor.

         Yıllarca yazdım/yazıyorum, haberini yapıyorum içeridekilerin. BirGün de aynı duyarlılıkla, tutuklu ve hükümlülere sayfa açtı, gelen mektupları bir bir yayımladı. Bugüne kadar gelen mektupların büyük çoğunluğu erkek tutuklu ve hükümlülerdendi. Ama son zamanlarda kadınlardan gelen mektuplarda bir artış olduğunu fark ettim. Bu durum beni şaşırtmadı; çünkü kadınlar bilinçleniyor, sokağa çıkıyor, hakkını arıyor. Bilinçlendikçe, özgürlük mücadelesinin bedeli de ağır oluyor. Bilinçlendikçe kadınlar, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, şiddete maruz kalıyor…
 
                                                    * * *
           Hediye Aksoy,  hem görme engelli hem de kanser hastası. “Ben mahpusluk içinde mahpusluk çekiyorum” diyor mektubunda. Hasta haliyle saatlerce ring aracında, adliye ve hastane kapılarında bekletildiğini yazıyor Hediye ve ekliyor, “Tutuklu ve hükümlülerin, siz dışarıdakilerin desteğine ihtiyacı var.”  Yasemin Karadağ da 7 aydır Bakırköy Hapishanesi'nde tutuklu. Böbreğinin birini gençlik yıllarında, hapishanede kaybetmiş, kalan böbreği de yetersiz çalışıyor. Yemek yiyemediği için 40 kiloya düşmüş. Yasemin mektubunda, “ İyi beslenmem ve sağlığıma uygun diyet yapmam gerek ancak, hapishane koşullarında bu mümkün değil” diye yazmış.  Fatma Tokmak’ı bilmeyeniniz yoktur. 1996’da henüz bebek olan oğlu Azat ile birlikte gözaltına alınmış, 15 gün boyunca ağır işkencelere maruz kalmıştı Fatma Tokmak. Uğradığı işkenceler nedeni ile kalp hastası olan Fatma’nın tek isteği, biran önce oğlu Azat’a kavuşmak.

             Mektupları okurken, içimde, ta derinlerde bir şeyler acıyor, boğazım düğümleniyor… Onlar, özgürlüğün bedelini ağır ödüyorlardı. Tüm bunları düşünürken, Zeyno’ nun masamda duran fotoğrafına bakıyorum, dünyaya meydan okurcasına gülümseyen fotoğrafına. O’nu görmenin zamanı gelmişti. Gazeteci Zeynep Kuray, Hediye gibi, Yasemin gibi, Fatma gibi Bakırköy’de dört duvar arasında.

                                                          * * *
           Günlerden yine Cuma. Zeynep’i’ tutuklandığından beri ikinci kez görecektim.  Bir önceki görüşmemden farkı, bu sefer ona sarılabilecektim. Açık görüştü. Görüş saatinin gelmesini beklerken hapishane önünde, İnsan Hakları Derneği’nin basın açıklaması yaptığını gördüm. Fotoğraf makinemle açıklamanın olduğu yere gittim. Annesi Fatma’ya kavuşmak için yıllardır çırpınan Azat da oradaydı. Hasta tutuklular için tahliye istiyorlardı. Sanatçı Pınar Sağ da duyarlılığını bir kez daha göstermişti. “Muayene sırasında, askerlerin odaya girmek istemesi nedeni ile birçok kadın tedavi görmeden hapishaneye geri dönüyor” diyordu Pınar. İHD yetkilisi ise, resmi rakamlara göre, hapishanede 416 ağır hastanın bulunduğuna dikkat çekiyordu.

           Basın açıklaması bitti. Görüş saatimiz de gelmişti. Kimlik kontrolü, üst aramaları ve diğer tüm işlemlerin ardından büyük bir salona alındık.  Yan yana dizilmiş sandalye ve masalarda oturduk, kimisi oturacak yer bulamadığı için ayakta kaldı. Yaklaşık bir saat de böyle bekledik içeridekileri. Heyecan yerini yorgunluğa bırakıyordu yavaş yavaş. Ta ki Zeyno’nun gürsesi salonda yankılanana kadar. Yine kıpır kıpırdı Zeyno, tanıdık tanımadık herkese sarıldı, öptü.  O’nu izlerken gözlerim diğer tutuklulara takıldı. Sanki içerisi, dışarısı olmuştu. Dicle Haber Ajansı çalışanları, Gündem gazetesi yazarı Yüksel Genç, çevirmen Ayşe Berktay tutukluların arasındaydı. Selamlaştık. Zeyno, Hediye Aksoy ile tanıştırdı bizi. Mağduriyetini çokça haber yapmıştım Hediye’nin ama ilk kez yüzünü görüyor, sesini duyuyordum… Hastalığına rağmen yüzünde tebessüm eksilmedi Hediye’nin. İçtendi, sıcaktı.

             Hem Zeynep hem diğer tutuklular, hapishane koşullarından yakınıyorlardı. “Su sorunu hala çözülmedi, yemekler yenilecek gibi değil,  hastalıklar arttı” diyordu tutuklular. Yemeklerden mi, başka bir sebepten mi bilinmiyor ama kadınların büyük çoğunluğu ya çok geç regl (adet) oluyor, ya da hiç olmuyor.  Kaygısını, “Yüzlerimizdeki kıllanmalar da arttı” sözleriyle dile getiren esmer kadın, hapishane yemeklerinin incelenmesini istiyordu. Güvenilir bir doktordan, geniş çaplı bir muayene talep ediyorlardı. “Doğru dürüst duş da alamıyoruz, duştan sonra vücudumuzun derisi pul pul dökülüyor, kaşınıyor” diyordu her iki kolunu ziyaretçisine gösteren kadın.


          Sorunlar 45 dakikaya sığacak gibi değildi. Görüş bitmişti. Hapishane koşullarına inatla, yaşama tutunmaya çalışan kadınların gözlerindeki ışıltı, yakınlarına moral olmaya yetmişti. Onlar, dört duvar arasında karşıladıkları 8 Mart’ın kızıllığıyla, gelecek güzel yarınlara sımsıkı sarılmışlardı çoktan.
          


                                                         Evrim Kurdoğlu ile bir görüş günü.

3 Şubat 2012 Cuma

Bakırköy’de beş saat


Aysel Kılıç

Bir “görüş” günü.  Hava buz gibi, ayaklarımı hissedemiyorum. Arkadaşları görme heyecanı bile bu ayakları ısıtmaya yetmiyor. Hapishane önünde bekleyişimizin sonu gelmeyecek gibi geliyor. Sıra yazdırmak için, görüş saatinden üç saat önce geldim. Benimle birlikte bekleyen onlarcasına bakıyorum. Çok uzak yerlerden gelmiş anneler, babalar... Kimisi kızına ördüğü kazağı gösteriyor yanındakine, kimisi ise vereceği harçlığın miktarına üzülüyor. “Kantin ateş pahası, para yetişmiyor” diyor esmer yüzlü genç. “Eskiden dışarıdan götürdüğümüz yiyecek ve giyecek yetiyordu; ama şimdi o bile yok. Cezaevini ticaret haneye dönüştürmüşler!” sözleri ile devam ediyor konuşmasına. Yılların acısını yansıtan deniz mavisi gözleriyle, yüzündeki derin çizgilerle yetmişli yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir kadın ise, elindeki yeşil kazağı okşuyordu. Yeşil denilmezdi aslında, hakiydi. Yani “yasaklı”  olan renk.  Hapishaneye bu rengin girmediğini bilmiyormuş Fatma ana.  Almış yününü, büyük bir emekle örmüş kazağı kızına. O kazağı kızının üzerinde göreceği günü beklemiş aylarca. Ne kar-tipiyi dinlemiş ne de yokluğu. Dağları yolları aşıp gelmiş İstanbul’a.  “Bu kadar uzağa vermeselerdi yavrumu, biz de rahat ederdik” diyor Dersimli Fatma ana.

                                                    * * *
Hikâyelerini dinlerken ailelerin, buz kesilen ayaklarımdan utanıyorum…”Sen neden buradasın?” diye sordu beriki bana. “Gazeteciyim. Gazeteci arkadaşlarım tutuklu. Onları görmeye geldim” dedim. Yüzlerindeki şaşkınlık sözlerine de vurdu, “Kızım gazetecileri de mi tutukluyorlar?” diye sordu kadınlardan biri. “Ne yapmış gazeteci, utanmıyor mu bu devlet! Günahtır, ayıptır…” diyen Fatma ana ise, tepkisini dile getirirken, bir elini elimin üzerine koymuş, saçlarımı okşuyordu. ”Biz arkanızdayız yavrum, bizim gözümüz, kulağımızsınız. Korkmayın. Korkmayın biz arkanızdayız!” Bu cümleleri söylerken, acı içindeki gözleri parlıyordu. O parlaklık, üşüyen ayaklarımı bir anda ısıttı sanki.
                                                      * * *
Yurdun dört bir yanından gelmiş ailelerin öykülerini dinlerken, Zeyno’nun ailesi geldi. Evet, gazeteci dostum, BirGün muhabiri Zeynep Kuray’ın ailesi. Anne Ayşe Emel Mesci ve abla Sema Kuray aramızdaydı.  Öyle sıcaklardı ki, öyle umutlu. Zeyno’ya sarılır gibi sarıldım Sema’ya. Gözleri ve gülüşü ile tıpkı Zeyno idi. Sohbet sohbeti açtı. Gazetecilik, gazeteciliği kıskaç altına alan “Terörle Mücadele Kanunu” ne olacaktı? Daha kaç gazeteci tutuklanacaktı yaptıkları haberler nedeni ile?  Gazeteciler örgütlenmeyi öğrenecekti, süreç bunu dayatıyordu. Hala umutluyduk bir şeylerin değişeceğine, değiştirme gücümüz olduğuna. Soğuk havayı ve hapishane önündeki bekleyişimizi unutturdu bu sohbet. Sigaralarımızı yakarken lapa lapa yağan karın altında, hapishane görevlisinin “Zeynep Kuray’ın yakınları!” diye bağırışını duyduk.

                                                        ***
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nin demir kapısından avluya girdik.  İlk kimlik bilgilerimizi, kapının girişine yapılan kulübede duran görevliler aldı. Ardından, hapishane binasına giriş yaptık. Bizi soyunma odalarına aldılar. Telefonlarımızı, kalem ve kâğıdımızı, kemerlerimizden tokalara kadar her şeylerimizi çıkarttılar. Sıra asıl kontrole gelmişti. Girişe gözleri tarayan bir cihaz yerleştirilmişti. Sabit bir şekilde o cihaza bakıyor ziyaretçi ve cihaz gözleri tanıyınca yeşil bir ışık yanıyor. Böylece giriş kaydı bilgisayar sistemine geçiyor. Kaydımızı yaptık ama iş bununla da bitmedi. Hapishaneye girmek için birkaç sınavdan daha geçirildik. X- ray adı verilen cihazlardan iki kez daha geçtik. Burada da aynı işlem yapıldı. Gözlerimizi tarayıcı cihaza tuttuk yeniden. Cihaz yeşil ışığı yaktı ve kapıdan içeri geçme “hakkı”nı kazandık (!)  Ama öyle ellimizi kolumuzu sallayarak geçmedik. Ayakkabılarımızı da çıkarttılar. Ayakkabılar çıkarıldığı halde X-ray hala ötüyor ise, “sütyeninde destekleyici tel var mı? “ diye soruyor gardiyan. Var ise soyunma odasına geri gönderiliyorsunuz. Çamaşırınızı da çıkarıyorsunuz. Tüm bu işlemler öyle kolay olmadı. En az 45 dakikamızı aldı bu uygulamalar.

                                                        ***
Nihayet  içerideydik.  Zeyno’yu ve diğer tutuklu gazeteci arkadaşlarımı göreceğim için hayli heyecanlıydım. Tutuklandığından beri ilk kez görecektim Zeyno’yu.  Ayşe Emel Mesci ve Sema Kuray sürpriz yapalım, dediler.  Gardiyan tutukluların isimlerini bağırırken, ben de Zeyno’ya görünmemek için bir kolon arkasına saklandım. 10 dakika sonra ben de çıktım Zeyno’nun karşısına. Çocuk sevinci ile karşıladı beni. Ufak bir camın arkasındaydı. Kirli cam ellerimizi birleştirmeye engel olamadı. Gözleri parlıyordu Zeyno’nun eskisi gibi. Umutluydu. “Çıkacağım ve yeniden yazacağım” diyordu. “Dışarıdaki gazeteciler bizi unutmasın. Baskı ve tutuklamalara karşı örgütlü dursunlar, yazmaktan korkmasın meslektaşlarım” diyordu.  Dışarıda olamamanın üzüntüsünü dile getirmekten alamadı kendini. Sokak çocuklarını, hak mücadelesi veren işçileri, ataması yapılmayan öğretmenleri yazamamanın üzüntüsünü paylaştı bizlerle.  Sadece dışarıya ilişkin özlemini değil, içeriyi de anlattı bize Zeynep. “Sıcak su, ihtiyacı karşılamaya yetmiyor, yemekler iyi değil,  aileler görüşlerde sıkıntı yaşıyor.” Bakırköy’deki sorunların, diğer hapishanelerdeki gibi hat safhada olduğunu anlıyorduk Zeyno’nun anlattıklarından. 45 dakika öyle hızlı geçti ki Zeyno ile. Cümlelerimiz yarım kaldı. Telefon ve ışıklar biranda kesildi. Zeyno camın diğer tarafında, karanlıkta kaldı. Gözlerindeki parıltı karanlığı delip geçti.

                                                       ***
Hapishanede benliğimi saran burukluk, yerini umuda bırakmıştı. Zeyno bana bir kez daha umut olmuştu. Değişecekti her şey. Yaşam kazanacaktı. Bu düşüncelerle hapishanenin uzun koridorlarını geride bırakırken,  gözlerim duvardaki yazıya takıldı. Hapishanenin hemen girişine, Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü yazılmıştı: “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."
Bir taraftan, düşünen,  üreten kadınları içeriye hapsedeceksiniz, diğer yandan da Atatürk’ün bu sözünü duvara kazıyacaksınız(!) Bu ne yaman çelişki!


http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1328186324&year=2012&month=02&day=02