3 Şubat 2012 Cuma

Bakırköy’de beş saat


Aysel Kılıç

Bir “görüş” günü.  Hava buz gibi, ayaklarımı hissedemiyorum. Arkadaşları görme heyecanı bile bu ayakları ısıtmaya yetmiyor. Hapishane önünde bekleyişimizin sonu gelmeyecek gibi geliyor. Sıra yazdırmak için, görüş saatinden üç saat önce geldim. Benimle birlikte bekleyen onlarcasına bakıyorum. Çok uzak yerlerden gelmiş anneler, babalar... Kimisi kızına ördüğü kazağı gösteriyor yanındakine, kimisi ise vereceği harçlığın miktarına üzülüyor. “Kantin ateş pahası, para yetişmiyor” diyor esmer yüzlü genç. “Eskiden dışarıdan götürdüğümüz yiyecek ve giyecek yetiyordu; ama şimdi o bile yok. Cezaevini ticaret haneye dönüştürmüşler!” sözleri ile devam ediyor konuşmasına. Yılların acısını yansıtan deniz mavisi gözleriyle, yüzündeki derin çizgilerle yetmişli yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir kadın ise, elindeki yeşil kazağı okşuyordu. Yeşil denilmezdi aslında, hakiydi. Yani “yasaklı”  olan renk.  Hapishaneye bu rengin girmediğini bilmiyormuş Fatma ana.  Almış yününü, büyük bir emekle örmüş kazağı kızına. O kazağı kızının üzerinde göreceği günü beklemiş aylarca. Ne kar-tipiyi dinlemiş ne de yokluğu. Dağları yolları aşıp gelmiş İstanbul’a.  “Bu kadar uzağa vermeselerdi yavrumu, biz de rahat ederdik” diyor Dersimli Fatma ana.

                                                    * * *
Hikâyelerini dinlerken ailelerin, buz kesilen ayaklarımdan utanıyorum…”Sen neden buradasın?” diye sordu beriki bana. “Gazeteciyim. Gazeteci arkadaşlarım tutuklu. Onları görmeye geldim” dedim. Yüzlerindeki şaşkınlık sözlerine de vurdu, “Kızım gazetecileri de mi tutukluyorlar?” diye sordu kadınlardan biri. “Ne yapmış gazeteci, utanmıyor mu bu devlet! Günahtır, ayıptır…” diyen Fatma ana ise, tepkisini dile getirirken, bir elini elimin üzerine koymuş, saçlarımı okşuyordu. ”Biz arkanızdayız yavrum, bizim gözümüz, kulağımızsınız. Korkmayın. Korkmayın biz arkanızdayız!” Bu cümleleri söylerken, acı içindeki gözleri parlıyordu. O parlaklık, üşüyen ayaklarımı bir anda ısıttı sanki.
                                                      * * *
Yurdun dört bir yanından gelmiş ailelerin öykülerini dinlerken, Zeyno’nun ailesi geldi. Evet, gazeteci dostum, BirGün muhabiri Zeynep Kuray’ın ailesi. Anne Ayşe Emel Mesci ve abla Sema Kuray aramızdaydı.  Öyle sıcaklardı ki, öyle umutlu. Zeyno’ya sarılır gibi sarıldım Sema’ya. Gözleri ve gülüşü ile tıpkı Zeyno idi. Sohbet sohbeti açtı. Gazetecilik, gazeteciliği kıskaç altına alan “Terörle Mücadele Kanunu” ne olacaktı? Daha kaç gazeteci tutuklanacaktı yaptıkları haberler nedeni ile?  Gazeteciler örgütlenmeyi öğrenecekti, süreç bunu dayatıyordu. Hala umutluyduk bir şeylerin değişeceğine, değiştirme gücümüz olduğuna. Soğuk havayı ve hapishane önündeki bekleyişimizi unutturdu bu sohbet. Sigaralarımızı yakarken lapa lapa yağan karın altında, hapishane görevlisinin “Zeynep Kuray’ın yakınları!” diye bağırışını duyduk.

                                                        ***
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nin demir kapısından avluya girdik.  İlk kimlik bilgilerimizi, kapının girişine yapılan kulübede duran görevliler aldı. Ardından, hapishane binasına giriş yaptık. Bizi soyunma odalarına aldılar. Telefonlarımızı, kalem ve kâğıdımızı, kemerlerimizden tokalara kadar her şeylerimizi çıkarttılar. Sıra asıl kontrole gelmişti. Girişe gözleri tarayan bir cihaz yerleştirilmişti. Sabit bir şekilde o cihaza bakıyor ziyaretçi ve cihaz gözleri tanıyınca yeşil bir ışık yanıyor. Böylece giriş kaydı bilgisayar sistemine geçiyor. Kaydımızı yaptık ama iş bununla da bitmedi. Hapishaneye girmek için birkaç sınavdan daha geçirildik. X- ray adı verilen cihazlardan iki kez daha geçtik. Burada da aynı işlem yapıldı. Gözlerimizi tarayıcı cihaza tuttuk yeniden. Cihaz yeşil ışığı yaktı ve kapıdan içeri geçme “hakkı”nı kazandık (!)  Ama öyle ellimizi kolumuzu sallayarak geçmedik. Ayakkabılarımızı da çıkarttılar. Ayakkabılar çıkarıldığı halde X-ray hala ötüyor ise, “sütyeninde destekleyici tel var mı? “ diye soruyor gardiyan. Var ise soyunma odasına geri gönderiliyorsunuz. Çamaşırınızı da çıkarıyorsunuz. Tüm bu işlemler öyle kolay olmadı. En az 45 dakikamızı aldı bu uygulamalar.

                                                        ***
Nihayet  içerideydik.  Zeyno’yu ve diğer tutuklu gazeteci arkadaşlarımı göreceğim için hayli heyecanlıydım. Tutuklandığından beri ilk kez görecektim Zeyno’yu.  Ayşe Emel Mesci ve Sema Kuray sürpriz yapalım, dediler.  Gardiyan tutukluların isimlerini bağırırken, ben de Zeyno’ya görünmemek için bir kolon arkasına saklandım. 10 dakika sonra ben de çıktım Zeyno’nun karşısına. Çocuk sevinci ile karşıladı beni. Ufak bir camın arkasındaydı. Kirli cam ellerimizi birleştirmeye engel olamadı. Gözleri parlıyordu Zeyno’nun eskisi gibi. Umutluydu. “Çıkacağım ve yeniden yazacağım” diyordu. “Dışarıdaki gazeteciler bizi unutmasın. Baskı ve tutuklamalara karşı örgütlü dursunlar, yazmaktan korkmasın meslektaşlarım” diyordu.  Dışarıda olamamanın üzüntüsünü dile getirmekten alamadı kendini. Sokak çocuklarını, hak mücadelesi veren işçileri, ataması yapılmayan öğretmenleri yazamamanın üzüntüsünü paylaştı bizlerle.  Sadece dışarıya ilişkin özlemini değil, içeriyi de anlattı bize Zeynep. “Sıcak su, ihtiyacı karşılamaya yetmiyor, yemekler iyi değil,  aileler görüşlerde sıkıntı yaşıyor.” Bakırköy’deki sorunların, diğer hapishanelerdeki gibi hat safhada olduğunu anlıyorduk Zeyno’nun anlattıklarından. 45 dakika öyle hızlı geçti ki Zeyno ile. Cümlelerimiz yarım kaldı. Telefon ve ışıklar biranda kesildi. Zeyno camın diğer tarafında, karanlıkta kaldı. Gözlerindeki parıltı karanlığı delip geçti.

                                                       ***
Hapishanede benliğimi saran burukluk, yerini umuda bırakmıştı. Zeyno bana bir kez daha umut olmuştu. Değişecekti her şey. Yaşam kazanacaktı. Bu düşüncelerle hapishanenin uzun koridorlarını geride bırakırken,  gözlerim duvardaki yazıya takıldı. Hapishanenin hemen girişine, Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü yazılmıştı: “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."
Bir taraftan, düşünen,  üreten kadınları içeriye hapsedeceksiniz, diğer yandan da Atatürk’ün bu sözünü duvara kazıyacaksınız(!) Bu ne yaman çelişki!


http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1328186324&year=2012&month=02&day=02

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder