18 Kasım 2013 Pazartesi

Kadınlar, erkekler, aşklar ve mektuplar


Aysel Kılıç

Gözlerimizi kapatıp yeni bir dünyaya  yolculuk yaparız çoğu zaman. İçinde bulunduğumuz dünyadan çok uzak, başka bir yaşama.  Sınırlar yoktur o dünyada,  sevgi, aşk mülkün hapsinde değildir, cinsellik özgürdür.  Ne kadın erkeğin kölesi, ne de erkek ‘kutsal’ ailenin kölesidir.  Çıkar ilişkilerine yaşam alanı yoktur.  Sevdiği için dokunur kadın ve erkek, sevdiği için özgür bırakırlar birbirlerini. Kimse kimseye istemediği bir hayatı dayatmaz,  yaşamlarını zindana çevirmez; aksine birbirlerinin hayatlarını yeşertmek için yaşarlar. Kadın ve erkek arasındaki çıkarsız ve özgür birliktelik,  tüm toplum için geçerlidir. ‘Ben’ değil, ‘biz’ hâkimdir hayata. Biri zincirliyken, diğerinin özgür olma şansı  yoktur.  Biri mutsuzken diğerinin mutlu olma olasılığı da.

Bu rüyadan uyanmak istemeyiz.  Hatta kimimiz hep o rüyayla yaşarız; çünkü o rüyanın gerçekleşme olasılığının yüksek olduğunun farkındayızdır.  Bizi dimdik ayakta tutan da bu farkındalıktır.  Bu rüyanın peşinden gidenlerimiz, mevcut  ‘düzen’ in sunduğu ilişki biçimlerinden mutlu olamayanlarımızdır. Sever,  aşık oluruz ama aşkımızı rüyamızdaki gibi yaşayamayız, yaşama olanağımız yoktur.  Yaşamaya başladığımızı sandığımız an duvara çarparız, durmadan çarparız. Çünkü aşk ne tek kişilik ne de iki kişiliktir.

Ne kadınlar olarak özgürüz bu toplumda, ne de erkekler özgür.  Erkek egemen toplumda, yaşamlar kapalı bir kutu gibidir. Gerçek özgürlükler olmadığı için aşk da cinsellik de “sır” gibi yaşanır.  Şeffaf olmadığı gibi samimi de değildir ilişkiler; bundandır ki hep  ‘sürpriz’lerle doludur.  Aşk yaşadığımız bir erkeğin hayatındaki bir başka kadınla (ya da kadınlarla) kesişebilir her an yolumuz.  Hiç  beklemediğimiz bir anda tanımadığımız bir kadından mektup alabiliriz.  ‘Ahlaksız’ olmakla itham edilebiliriz.  ‘Erkeğine sahip çıkan kadın’  -bir bütünü göremediği için olmalı-  öteki kadının  kendisiyle aynı ‘kader’i paylaştığını anlamayabilir. Erkeğe ve erkek egemen sisteme değil, hemcinslerini kendine hedef alabilir. ‘Aldatıldığı’ psikolojisiyle kendi hayatıyla birlikte diğer kadınlar ve  (sevdiği) erkeğin hayatını da zindana çevirebilir her an. Mektup postalayan kadına,  sevginin tekelleştirilemeyeceğini yazmak isteyebiliriz, yazarız da. Ama anlatmak istediğimiz her zaman anlaşılamayabilinir. Çünkü,  ‘ahlak’ üzerine kurulu toplumun  ‘değer ’lerini yerle bir ediyoruzdur,  ‘ahlaklı’ların gözünde‘namussuz’uzdur, ‘hafifmeşrep’izdir...

Erkek için de durum farklı değildir, hatta daha vahimdir. Özgürlüğü sadece kendine hak gören erkek,  kendine  ‘sevgili’ olarak seçtiği kadınla yaşadığı ilişkiyi  öncelikle “garanti”ye alır.  Erkek o kadının yanında adeta bir sığınmacı gibidir. Kendini hapiste hisseder ve hep başka aşklar, başka  heyecanlar peşinden gider.  Arayışının sonu bir türlü gelmese de birliktelik  sürdürdüğü, aynı çatı altında yaşadığı kadından da vazgeçmek istemez.  Çünkü, yalnız kalma korkusu yaşar erkek.  Yalnız erkek,  kendi başına ayakta duramaz. Bu nedenledir ki, yaşadığı maceralar, yaşadığı aşklar hep ‘gizli’dir.   Çevresi tarafından duyulmasından korkar. 

Sistemin içerisinde şekillenen erkeğin ya da posta kutumuza mektup gönderen kadının davranışlarını anlamak çok da zor olmasa gerek.  Ataerkil toplumlarda sadece kadın değil, erkek de kendi yarattığı sistemin kurbanıdır. Mektup yazan kadına kızsak da, onu suçlayamayız;  ona o mektubu yazdıran nedenleri, toplumsal  ‘düzen’ i  sorgularız. Sorguladıkça aydınlanır, aydınlandıkça güzel olana daha da yakınlaşırız.

Adaletin,  özgürlüklerin olmadığı;  ,aşk dahil, yaşama dair her şeyin mülk üzerine kurulduğu egemen sistemde gerçek sevgiyi, sorunsuz birliktelikleri yakalamamız çok zor.  Dinin, feodalitenin, paranın hüküm sürdüğü bir yerde, ne aşklar dilendiği gibi yaşanılır ve uzun ömürlü olur, ne de mutlu erkek ve kadınlar oluruz. Nasıl yaşayacağımıza biz kendimiz karar verdiğimiz an, mevcut olana karşı isyan bayrağını çektiğimiz an özgürlüğe adım atmış oluruz.

Özellikle, AKP Hükümetinin gerici söylem ve uygulamalarının bu kadar yoğun hissedildiği, kadınların hiçleştirildiği şu dönemde, isyan bayrağını en başta kadınlar ellerine almalı. Kadınlar, düşledikleri özgür dünyayı, ancak kendi elleriyle inşa edebilir.

Öyleyse daha ne duruyoruz? Başka bir dünyada başka bir hayat, başka bir aşk yaşamak mümkün.



http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/kadinlar-erkekler-asklar-ve-mektuplar-39645


8 Ocak 2013 Salı

Ben, Metin olmaya mecburdum!


Bir gazeteci, cesur, yiğit bir gazeteci yaşama veda etmişti. Hafızamda bir daha hiç silinmeyecek kadar büyük, yürekli bir gazeteci.  Adı Metin’di. Metin Göktepe.  O ismin benim yaşamıma yön vereceğini çok sonradan anlayacaktım. O’nu hiç görmedim, tanımadım ama sanki yüreklerimiz birlikte atmıştı. Sanki aynı kalemi tutuyor, aynı sözleri haykırıyor ve aynı öfkeyi büyütüyorduk.

Metin’i gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında tanıdığımda, O çoktan ayrılmıştı aramızdan. Tarih sayfalarını bir karanlığa daha açmıştı.  Metin Göktepe dövülerek, işkenceden geçirilerek katledilmişti. Susturulmaya çalışılmıştı ancak Metin susmamıştı. Metin ölse bile hiç susmayacaktı! Kendisiyle birlikte atan yürekler, O’nun soluğu, O’nun sesi olmuş, O’nun kalemini yere bırakmayacaktı.

Televizyon ve gazetelerden Metin’in öldürüldüğünü duyduğumda henüz 16 yaşında, lise öğrencisiydim. Umutlu, öfkeli ve bir o kadar da kararlı bir genç. Metin’in kalemi olacaktım; çünkü Metin bendim, Metin yoksul kondularda unutulmuş Zeynep anaydı, Metin yalın ayaklı, esmer yüzlü Jiyan’dı, Metin kimliğini saklamaya mecbur bırakılan Armenag’dı, Metin  hapishanelerdeki isyandı, Metin…

Karar vermeme gerek kalmamıştı, ben Metin olmaya mecburdum. Gazeteci olacaktım. Adım atmıştım ve geriye dönüş yoktu. Gazeteci olmak bedel ödemekti bir anlamda. Metin o gün hapishanede yaşanılanları yansıtmak pahasına bu bedeli ödemişti.
Metin Göktepe’nin öldürülmesi, devletin gerçekleri göstermeye çalışan gazetecilere yönelik tutumunun sadece bir örneğidir. Metin’i bilinçli öldürmüştü devlet, çünkü Metin gerçekleri görüyordu!  Çünkü Metin Evrensel’in sesiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, aslında bu tablonun hiç değişmediğini görürüz. Dün Metin’di, daha öncesinde Ape Musa, bugün sen, ben ve onlarcası.
Gerçeğin kendisiyle muhatap olan gazetecilerin çabası, mücadelesi birilerini hep rahatsız edecektir çünkü.

                

Metin için yazdığım bu yazı, 7 Ocak 2007’de Evrensel gazetesinde yayınlandı. O dönemde Dİcle  Haber Ajansı'nda  muhabirdim.