5 Haziran 2014 Perşembe

Gezi Direnişi, gazeteciler ve penguenler

Geçtiğimiz haftalarda, Murathan Mungan, sosyal medyada gazetecilikle ilgi önemli bir noktaya dikkat çekmişti. Mungan, George Orwell'in "Gazetecilik, birilerinin basılmasını istemediği şeyi yayımlayabilmektir. Geri kalan her şey halkla ilişkilerdir" sözünü paylaşmıştı. Orwell'in gazetecilik için o dönemde yaptığı tanımlama belli bir dönemle sınırlı değildir. İktidarlar var olduğu müddetçe birileri 'rahatsız edici'haberler, yazılar yayımlayacak; birileri de suya sabuna dokunmayacak ya da kendisine verilen talimatları yerine getirecektir. Dünden bugüne gazetecilik bu iki ayrı çizgi üzerinden gitmiştir. Bir yandan İktidardan yana 'haber' yapanlar, gerçekleri çarpıtanlar ya da gerçeklerin üstünü örtenler; diğer yandan gerçekleri yansıtabilmek için bedel ödeyenler.
Günümüzde gazetecilik ağır sınavdan geçiyor. Özellikle demokrasinin olmadığı, hukukun işlemediğiTürkiye'de gazetecilik yapmak neredeyse imkansız hale geldi. Gerçekleri yazan gazeteciler hapishanelere kapatılıyor, mahkeme kapılarında süründürülüyor, vuruluyor. Ancak ağır bedellere rağmen gazetecilik yapmak isteyenler duruşlarından taviz vermiyor. Çok yakın zamanda, Gezi direnişinde buna tanıklık etmedik mi?
Geçen sene İstanbul'da başlayan Gezi Parkı eylemi topyekûn bir ayaklanmaya dönüşürken, gazeteciler de bu direnişin bir parçası oldu. "Gazeteciyim" diyenler, halkın taleplerini, dalga dalga büyüyen direnişi ve polis şiddetini olduğu gibi yansıtmak için az çabalamadı, az bedel ödemedi. Görüntü almak isteyen gazeteciler polis tarafından darp edildi, ellerinden makinaları alındı, gözaltına alındı. Ama gazeteciler yılmadı, hayatları pahasına da olsa gerçekleri yansıtmanın peşinden koştu. Polis şiddeti nedeniyle gözünü kaybeden meslektaşlarımız oldu. Hükümet yanlısı medya meslektaşlarımızı 'terörist' ilan etti. Savcılar, mahkemeler de yandaş medyayı aratmayan kararlara imza attı, gazeteciler yargılandı, gazeteciler hakkında ağır cezalar istendi. Hatta hükümet, gazetecilere öyle tahammülsüzdü ki, masa başında tweet atarak polis şiddetini ve AKP'yi protesto eden editörleri ve yazarları talimat vererek işlerinden kovdurttu. Gazeteciler kovuldukça kalemler daha da keskinleşti. Sesi soluğu çıkmayanlar çığlık atmayı öğrendi, örgütlendi, sokağa indi.
AKP her ne kadar ekranlarda penguenleri oynatsa da gerçekleri saklayamadı. Kanla bastırmaya çalıştığı direniş tüm dünyaya yayıldı.
Gezi Direnişi'nin yıl dönümü geldi dayandı kapımıza. Ve biz gazeteciler yine kalemimizle, kameralarımızla gerçeklerin orta yerinde yer alacağız.
Biz gerçekleri not düşerken, tarih de bizi yazacak.
http://blog.radikal.com.tr/gezi-parki-direnisi/gezi-direnisi-gazetecilik-ve-penguenler-61580

17 Ocak 2014 Cuma

Roboski ve 'adalet sarayı'

Tarih 29 Aralık 2011. İstanbul  güzel, güneşli. Adliye muhabiriyim.  Yani  adalet  ve adaletsizliğin  tam da ortasındayım. Meslektaşlarımın yargılandığı davayı takip etmek için Çağlayan'daki İstanbul  'Adalet Sarayı'ndayım.  Adalet yerini bulacak ve arkadaşlarım, meslektaşlarım beraat edecek, diye düşünüyorum (!) Umutluyum, gülüyor yüzüm... Ama uzun sürmedi bu yalan huzur... Gazete sayfalarını çevirmeden, televizyona bakmadan sokağa atmıştım kendimi; yüzümün gülmesi de bundanmış.
Kara haberi öğrenmem geç olmadı. 34 insan bombalarla paramparça edilmişti!  Beynimden vurulmuştum sanki. Haber spikeri günün "rutin" haberiymiş gibi aktarıyordu yaşanan katliamı.  Gördüklerim, duyduklarım karşısında ne bir söz çıktı iki dudağımın arasından ne de oturduğum yerden kalkabildim.  Öylece kala kaldım adliyedeki basın odasında.  Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum,  gözyaşlarım donmuştu sanki.   Ne meslektaşlarımın duruşmasını izleyebildim ne de haber yapabildim o gün.
'Adalet Sarayı' içinde, birilerinden adalet beklemek düşüncesi  bile o an  ne kadar da manasızdı.  Bir yandan mahkeme salonlarında tahliye bekleyen gazeteciler, diğer yandan eve ekmek götürebilmek için hayatlarını riske atan köylüler. Gazeteciler gerçekleri yazdıkları için sanık sandalyesindeydi,  Roboski'de köylüler çocuklarına ayakkabı alabilmek için 'sınır' ın diğer tarafındaydı.  Spikerin 'kaçakçılık yaptıkları belirlenen' dediği köylüler,  ekmek kavgasındaydı.  Okul harçlıklarını çıkarmak için, tek gözlü odalarını ısıtabilmek için bedel ödemişlerdi.
İçimdeki acı gibi isyanım da büyüyordu... Uzun zaman aradan sonra (mesleğe başlamadan önceki gibi)  fotoğraf makinemi bir tarafa bırakıp katliamı lanetleyen protesto yürüyüşüne katıldım.  Beyoğlu'ndaki yürüyüşte yüzler sapsarıydı, gözler yaşlı.  "Anaların öfkesi katilleri boğacak!" sloganı yeri göğü inletirken, katiller sıcacık yataklarında uyuyordu.    Yüreklerimiz "yaşasın halkların kardeşliği" diye atarken onlar;  yani katiller, yani "insan" demeye dilimin varmadığı o ölüm makineleri sloganlarımıza dahi tahammül göstermiyordu. Biz bağırdıkça, biz çoğaldıkça onlar küçülüyordu.
Sokaktaki yürüyüşlere katılmak dışında elimden bir şeyin gelmiyor olması yiyip bitiriyordu beni.   Yaşananları uzaktan izlemek ne kadar da acıydı. Bu acıyı halen derin yaşıyorum. Roboski'de battaniyelere sarılmış gencecik bedenleri,  battaniyelere sarılmış umutları düşündükçe...Ben, biz, yani "halkız" diyen hepimiz gereken tepkiyi göstermedik.
34 insanın ekmeğine göz dikenlere, 34 hayatı gözlerini kırpmadan yok edenlere,  paradan kutular, paradan oyuncaklar yapanlara umut bağladık.  "Adalet" dedik, 'adalet sarayları' nın içinde kaybolduk. Oysa ki eşitliğin olmadığı bir yerde adaletin olamayacağını  biliyoruz, adaleti kendi ellerimizle getireceğimizi de.
Roboski...
34 güzel insan.
Ne sizi unuttuk ne de sizi yaşamdan koparanları.

 http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/roboski-44166


Kadın ‘cam tavan’ a çarpıyor, erkek yükseliyor!

Kadın gazeteci, erkekle aynı işi yapsa da, daha fazla emek verse de karar mekanizmalarında yer almıyor. “Ben de buradayım” diyen kadın gazeteciyi zorlu bir mücadele bekliyor.

Kadın ‘cam tavan’ a çarpıyor, erkek yükseliyor!


Kadınlar, çalışma hayatının her alanında olduğu gibi basında da ayrımcı uygulamalara maruz kalıyor. Kadın gazeteci istediği haberi takip edemiyor, istediği konuda köşe yazamıyor, üst düzey kademelerde yer almak için başarının ötesinde bir çaba sarf etmeye zorlanıyor. Çalışma yaşamında erkekle aynı işleri yapan kadın gazeteci, karar alma mekanizmalarında yer almıyor.

Feminist hareketin akademik dünyaya en büyük katkılarından biri de bu alandaki eşitsizliğe dikkat çekmesi olmuştur. Kadının medyadaki temsili üzerine yıllardır bir dizi araştırma ve inceleme yapıldı kadınlar tarafından. Tüm bu araştırma ve incelemelerdeki temel çıkarsama ise medyanın cinsiyetçi olduğudur. Araştırmalar, kadının medyada iş ve toplumsal hayatındaki başarılarından çok, töre cinayetleri, intihar, tecavüz, şiddet gibi haberlerle yer bulduğunu ortaya koydu. Haber metinlerinde, reklâmlarda, gazete sayfalarında cinsel obje veya eğlence unsuru olarak kullanılan, sürekli “mağdur” gösterilen kadın, çalışma hayatında da ayrımcılığa maruz kalıyor.

Basında kadın oranının ne olduğu ve geçmişten bugüne nasıl bir eğri çizdiği tam olarak bilinmiyor. Farklı kaynaklara baktığımızda, eğilimin artış yönünde olduğunu kabul etsek bile, hali hazırdaki durumun pek parlak olmadığı açık. 1988 yılında araştırma yapan gazeteci Ayşe Asker, kaynak belirtmeksizin toplam kadın gazeteci sayısının 300 olduğunu saptamış. Bugün ise kadın gazetecilerin sayısı çok daha fazla. Başbakanlık Basın Yayın Enformasyonu Genel Müdürlüğü’nün 19 Nisan 2013 tarihli verilerine göre, 212 sayılı Kanuna tabi olan gazetecilerden 3. 250’si kadın, 11.310’u erkek olmak üzere toplam 14. 560 gazeteci var. Ancak, bu veriler Türkiye’deki gazeteci sayısını vermeye yetmiyor. Çünkü bu rakam 212 Sayılı Kanun’a tabi olmayan gazetecileri kapsamıyor. Kayıt dışı olan gazetecilere de ulaşmaya çalışan Medya Takip Merkezi’ nin 10 Nisan 2013 tarihli verilerine göre ise Türkiye’de 39 bin gazeteci var. Bu sayının kaçı kadın, bu da bilinmiyor. Bilinen tek gerçek, kadın gazeteci sayısının giderek artıyor olması.

Kadın gazetecilerin sayısı geçmişe oranla bir artış gösterse de, kadınların yaşadığı sorunlar hiçbir zaman azalmadı. Bugüne kadar yapılan araştırmaları incelediğimizde; çalışma yaşamında erkekle aynı işleri yapan, hatta daha fazla emek harcamaya zorlanan kadın, karar alma mekanizmalarında yer almıyor. Türkiye’de bu alanda yapılan araştırmalara baktığımızda; medyada kadın temsiline ilişkin en kapsamlı çalışmayı Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ) yapmış. MEDİZ’in çalışması, aynı zamanda, Türkiye’de kadınların medyayı örgütlü bir şekilde eleştirmesinin ilk örneğidir.

MEDİZ’in 2008 yılındaki çalışmasını kendime rehber alarak, kadın gazetecilere yönelik yapılan araştırmalara katkı sunmak amacıyla bir alan araştırması yaptım.1

Sahaya indim ve hemcinsim meslektaşlarımla görüştüm. Toplam 50 kadın gazeteciyle konuştum. Görüşme yaptığım kadınların alanları değişiyordu; kimisi yazar, kimisi editör, kimisi de muhabirdi. Ana akım medyada çalışan kadınlar konuşmakta daha çok tereddütlüydü, çünkü işten atılma kaygısı taşıyorlardı. Ancak yine de benden desteklerini esirgemediler.

Hürriyet, Milliyet, Sabah, Yeni Şafak, Zaman, Posta, Cumhuriyet, Radikal, Taraf, Yurt, Evrensel ve BirGün’den kadınlarla görüştüm. Kadın gazeteciler yoğun bir tempo ile çalıştıkları için kimisiyle de e-posta yolu ile görüştük. Ben soru sordum, onlar yanıtladı.

Görüşme yaptığım kadınların çalıştıkları departmanlara baktığımda; büyük çoğunluğu haber merkezinde, yazı işlerinde ve istihbarat birimlerinde çalışıyordu. Mülakatlara katılanların 9’u köşe yazarı, 1’i yazı işleri müdürü, 3’ü istihbarat şefi, 17’si editör, 18’si muhabir, 2’si ek editörüydü.

Kadınlar, gazete yönetim kademelerinde ve karar mekanizmalarında yeterince(hatta hiç) yer almadıklarından şikayetçilerdi. “Gazetede yönetici olmak için erkeklerle size eşit haklar tanınıyor mu?” diye sorduğumda, kadınların büyük çoğunluğu, “hayır” yanıtını verdi. Yönetim kademelerinde yeterince yer alamadıklarını, kariyerlerini geliştiremediklerini belirten kadınlar, bunun sebebinin basındaki erkek bakış açısı olduğunun altını çizdiler. Kadınlar, gazete künyelerinde sayısal olarak artmalarına karşın kararlarde etkili ol(a)madıklarını ifade ettiler.

Görüşme yaptığım bütün kadın gazeteciler, bulundukları konuma gelebilmek için çok çalıştıklarını ve meslekteki başarıları nedeniyle bulundukları yere hak ederek geldiklerini ısrarla dile getirdiler. “Erkekle aynı işi yaparken, erkek yükseliyor biz daha aşağılara düşüyoruz” diyen kadınlar, mevcut eşitsizliğin son bulması için en başta kadınlara görev düştüğünü belirttiler. Yönetim kademelerinde yer almadıkları için erkek egemen bakış açısının hakimiyetini sürdürdüğünü ifade eden gazeteciler, medyada kadınların çoğunlukta olmasının da mevcut durumu değiştirmeyeceğini vurguladılar. Değişim için ön koşulun örgütlenmek olduğunu, örgütlendikçe erkek egemen zihniyetin mahkum edilebileceğini söylediler.




 http://birgun.net/haber/kadin-cam-tavan-a-carpiyor-erkek-yukseliyor-5864.html