17 Ocak 2014 Cuma

Roboski ve 'adalet sarayı'

Tarih 29 Aralık 2011. İstanbul  güzel, güneşli. Adliye muhabiriyim.  Yani  adalet  ve adaletsizliğin  tam da ortasındayım. Meslektaşlarımın yargılandığı davayı takip etmek için Çağlayan'daki İstanbul  'Adalet Sarayı'ndayım.  Adalet yerini bulacak ve arkadaşlarım, meslektaşlarım beraat edecek, diye düşünüyorum (!) Umutluyum, gülüyor yüzüm... Ama uzun sürmedi bu yalan huzur... Gazete sayfalarını çevirmeden, televizyona bakmadan sokağa atmıştım kendimi; yüzümün gülmesi de bundanmış.
Kara haberi öğrenmem geç olmadı. 34 insan bombalarla paramparça edilmişti!  Beynimden vurulmuştum sanki. Haber spikeri günün "rutin" haberiymiş gibi aktarıyordu yaşanan katliamı.  Gördüklerim, duyduklarım karşısında ne bir söz çıktı iki dudağımın arasından ne de oturduğum yerden kalkabildim.  Öylece kala kaldım adliyedeki basın odasında.  Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum,  gözyaşlarım donmuştu sanki.   Ne meslektaşlarımın duruşmasını izleyebildim ne de haber yapabildim o gün.
'Adalet Sarayı' içinde, birilerinden adalet beklemek düşüncesi  bile o an  ne kadar da manasızdı.  Bir yandan mahkeme salonlarında tahliye bekleyen gazeteciler, diğer yandan eve ekmek götürebilmek için hayatlarını riske atan köylüler. Gazeteciler gerçekleri yazdıkları için sanık sandalyesindeydi,  Roboski'de köylüler çocuklarına ayakkabı alabilmek için 'sınır' ın diğer tarafındaydı.  Spikerin 'kaçakçılık yaptıkları belirlenen' dediği köylüler,  ekmek kavgasındaydı.  Okul harçlıklarını çıkarmak için, tek gözlü odalarını ısıtabilmek için bedel ödemişlerdi.
İçimdeki acı gibi isyanım da büyüyordu... Uzun zaman aradan sonra (mesleğe başlamadan önceki gibi)  fotoğraf makinemi bir tarafa bırakıp katliamı lanetleyen protesto yürüyüşüne katıldım.  Beyoğlu'ndaki yürüyüşte yüzler sapsarıydı, gözler yaşlı.  "Anaların öfkesi katilleri boğacak!" sloganı yeri göğü inletirken, katiller sıcacık yataklarında uyuyordu.    Yüreklerimiz "yaşasın halkların kardeşliği" diye atarken onlar;  yani katiller, yani "insan" demeye dilimin varmadığı o ölüm makineleri sloganlarımıza dahi tahammül göstermiyordu. Biz bağırdıkça, biz çoğaldıkça onlar küçülüyordu.
Sokaktaki yürüyüşlere katılmak dışında elimden bir şeyin gelmiyor olması yiyip bitiriyordu beni.   Yaşananları uzaktan izlemek ne kadar da acıydı. Bu acıyı halen derin yaşıyorum. Roboski'de battaniyelere sarılmış gencecik bedenleri,  battaniyelere sarılmış umutları düşündükçe...Ben, biz, yani "halkız" diyen hepimiz gereken tepkiyi göstermedik.
34 insanın ekmeğine göz dikenlere, 34 hayatı gözlerini kırpmadan yok edenlere,  paradan kutular, paradan oyuncaklar yapanlara umut bağladık.  "Adalet" dedik, 'adalet sarayları' nın içinde kaybolduk. Oysa ki eşitliğin olmadığı bir yerde adaletin olamayacağını  biliyoruz, adaleti kendi ellerimizle getireceğimizi de.
Roboski...
34 güzel insan.
Ne sizi unuttuk ne de sizi yaşamdan koparanları.

 http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/roboski-44166


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder