23 Ekim 2011 Pazar

'Durdurun inecek var!'

Hergün yeni bir kabusa uyanmanın ve günü bir kabusla bitirmenin ne olduğunu İstanbul'da yaşayan halk iyi bilir. Evine ekmek getirebilmek için, henüz gün doğmadan uyanıp yollara koyulan emekçi halkın çilesi bitmek bilmiyor. Üretim esnasında değil, trafikte ter döküyor İstanbullu. Özel arabası ile trafiğe çıkanlardan bahsetmiyorum. Benim sözünü ettiğim bu ülkenin gerçek emekçileri. 'Özgür seyahat' adı altında zorla ceplerine konulan satış kartları ile, yani "akbil" ile bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan yurdum insanı.

İstanbul'un ücra mahallelerindeyseniz, Gazi'de, Ümraniye, ya da Esenyurt'ta... Belediye size on otobüsü değil de dört otobüsü reva görmüşse vay halinize! İşe yetişebilmek için, uyku ve uyanıklık arasında düşersiniz yollara. Henüz gün doğmadan. Henüz midenize bir lokma girmeden. Otobüs kuyruğunda ön sırayı almak için koşar adımlarla geçersiniz... Ne mendil satan çocuğa günaydın deme fırsatı bulursunuz, ne de geçmekte olan tezgahtan bir simit almaya zaman. Bu koşuyu, daha doğrusu yarışı, ne kadar hızlı yaparsanız yapın, oraya vardığınızda hep aynı tablo ile karşılaşırsınız. Upuzun kuyruk! Yürü yürü bitmez... Otuzlu, kırklı sıraları kapmışsanız, günün 'şanslı koşucusu' sizsiniz. Kuyruktaki itişip kakışmalar ise, hayatınızın 'doğal' bir parçasıdır artık.

Bu sonu gelmeyen kuyrukta sadece itişip kakışmaların yaşandığını söylemek de haksızlık olur paylaşıma. Evet, bizi bir yarışın koşucusu yapan bu kuyrukta güzel paylaşımlar da oluyor. Her gün burada gördüğünüz insanlarla selamlaşır, şemsiyenizi, gazetenizi paylaşırsınız bir zamandan sonra. Otobüse bindiğinizde ise, birbirinize yer vermeye çalışırsınız...

Bazen dönüşümlü bile oturursunuz. Ama yine de otobüsteki savaşın önüne geçemezsiniz. Kırk kişilik kapasitesi olan yolcu taşıma otobüsü seksen kişiyi taşıyorsa olacakları düşünün.

Hani iğne atsan yere düşmez, derler ya, işte öyle İstanbul'un otobüsleri. Bir iki saati ayakta geçirmek dert değil.
Alışmışsınızdır artık bu duruma. Ama nefessiz kalmak... Hergün bir bağrışmaya şahit olmak... Yıpratıyor. Hele kadınsanız bu kabusunuz ikiye katlanır. Tacize uğrayıp uğramadığınızı bile anlamakta zorlanırsınız o hengamenin içinde. İşte o anı anlatmaya kelimeler yetmez.

Hükümet, bu soruna çözüm için, metrobüslerle tanıştırmıştı İstanbulluları. Vınnn!!!!!! istediğimiz yere ulaştıracaktı bu metrobüsler. Ama biz AKP'nin metrobüslerini iyi tanıdık. Yolcusunu yarı yolda bırakan metrobüslerini. Başta taciz olmak üzere her türlü şiddete kapı aralayan metrobüslerini. Küfürleri, kadınların 'durun inecek var!' diye çığlıklarını, kapı aralığına sıkıştırılmış kanlı parmakları biz bu metrobüslerde gördük. Toplu taşımanın en kötü örneğini gözlerimiz önüne seren o vınnn büsleri.

Yaşadıklarımdan, gördüklerimden biliyorum ki, 'gelişmiş' hangi Avrupa ülkesinin teknolojinisi getirilirse getirilsin, eğreti duracaktır. Ve biliyorum ki, toplu taşımanın sağlam bir alt yapısı oluşturulmadan, raylı sistem her yerde hayata geçirilmeden trafik sorunu çözülmeyecek, metrobüs kabus olmanın ötesine geçemeyecektir. Amaç, İstanbul'un trafiğini biraz da olsa rahatlatmak ise, bu alt yapıyı bir an önde oluşturmalı.

Soruna köklü bir çözüm mü? Evet, çözüm, tek tek insanların o 'özel' ve 'modern' araçlarıyla yolları işgal etmesine fırsat bırakmayacak bir düzenle mümkün. Bu da ayrı bir yazının konusu. Çünkü hükümeti de aşan bir sorun.

19 Ekim 2011 Çarşamba