30 Mayıs 2012 Çarşamba

Devlet Van'ı çoktan unuttu!

Kara kışı çadırlarda geçiren Van halkı, yazın sıcağında da konteynerlere mahkum edildi. Devletten umudunu kesen Van, kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde. Van halkı, kendi çözümünü kendisi yaratma yolunda.
AYSEL KILIÇ
Van’ı vuran büyük deprem ülke gündeminden düştü.   ‘Van’da hayat normale gidiyor’ propagandası yapan medya da elbirliği ile Van’ı manşetlerden düşürdü.  Oysaki Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Deprem, yoksul emekçi ve köylülerin sırtında taşınması daha da zorlaşan bir yük haline geldi. Aradan geçen 7 aya rağmen Van halkının barınma sorunu çözülmedi.  Kara kışı çadırlarda geçiren halk, yazın sıcağında da konteynerlere terk edildi.
‘Kalıcı konutlar hazır’ diyen AKP Hükümeti, depremzedeler üzerinden rant elde etmenin peşine düştü. Cebinde bir ekmek parası dahi olmayan halka 75 bin liralık TOKİ evlerini adres olarak gösterdi. Van halkını “müşteri” olarak gören hükümet, depremin faturasını da yine halktan kesti.  Evleri depremden yıkılan onlarca aileye, kullanamadıkları elektriğin, suyun faturası gitti.
Eğitimleri yarıda kalan öğrenciler,  hasta çocuklarına doktor bulamayan kadınlar, mesaisiz çalışan eğitim ve sağlık emekçileri…
Devlet Van’ı çoktan unuttu.
Elindeki olanakların tümünü depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanan Belediye’nin imkânları ise kısıtlı. Kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde olan Van, kendi çözümünü de kendisi yaratma yolunda.
DEPREMİN YÜKÜ KADINLARIN OMUZLARINDA
Vanlı kadınlar çadırlarda dayanışıyor, çadırlarda örgütlenmeyi öğreniyor. Van Kadın Derneği’nin (VAKAD) çatısı altında toplanan kadınlar, her türlü sorunlarını burada konuşuyor,  tartışıyor ve çözüm arıyor.
 Konteyner kent olan Kevenli’ ye kurulmuş VAKAD’ın çadırı. Kimisi çocuklarıyla geliyor çadıra, kimisi de kitap ve notlarıyla. Biz de kameramızla çadırdayız. Kendi dilleriyle anlatıyorlar kendilerini. Türkçe bilmiyor çoğunluğu. İsyan ediyorlar koşullarına, isyan ettikleri kadar örgütlülük ve dayanışmada da kararlılar. Örgütlülüğün gücüyle sorunların üstesinden gelecekler.
 “Devlet bizi yeni unutmuyor ki, yaralarımızı, acılarımızı kendimiz sardık bugüne kadar!” diyor Zeliha ana.  Üç çocuğu ile çadıra gelen genç kadının üzüntüsü ise çocuklarınaydı: “Yaz geldi, çocuklarım kışlık ayakkabılarla duruyor. Ne kıyafet alabiliyoruz ne de sebze, meyve.”  
Tek isteğinin,  çocukları ile beraber başlarını sokacak bir ev olduğunu söyleyen Berfin ise öfkeliydi. TOKİ evlerinin pahalılığına tepkiliydi: “O evlere sadece zenginler girebilir” diyordu.
 “GÖNÜLLÜ” DOKTORLAR EĞİTİM VERİYOR

Sınırlı sayıda hastane ve sağlık ocağının olduğu Van’da, kadınların sağlık sorunlarının giderilmesinde güçlükler yaşanıyor. Hal böyle olunca, gönüllü doktorlar VAKAD çadırına koşuyor.  Farklı hastanelerden doktorlar, her Cumartesi, kadınlara sağlık konusunda eğitimler veriyor.
VAKAD gönüllüleri Sema Bağış ve Esin Günay, gecelerini gündüzlerine katıp hemcinsleriyle dayanışıyor. Başta sağlık ve eğitim olmak üzere birçok konuya dair eğitimler verilmesini sağlıyorlar.
Esin Günay, tüm dayanışmaya rağmen, koşulların zor olduğunu söylüyor: “Elimizden geldiği kadar kadınlarla dayanışmaya çalıştık, çalışıyoruz ama yetemiyoruz. İmkanlarımız çok kısıtlı.”  Günay, Kadınların barınma sorunları çözülmeden diğer sorunların da çözülemeyeceğini ifade ediyor ve ekliyor: “TOKİ ev veriyor ama oda büyük bir sorun.  Bu kadınlar hangi parayla o evlerde oturacaklar? Yakınlarını kaybettiler, evlerini, işlerini ama devlet onlara elini uzatmadı. Büyük bir travma yaşadı, yaşıyor kadınlar.”
“Buradayız ve siz yalnız değilsiniz mesajını veriyoruz kadınlara. Bu mesaj önemlidir” diyen VAKAD gönüllüsü Sema Bağış ise, kadınların ilkin VAKAD’a yardım talebiyle geldiğini ancak zamanla bu dayanışmanın yardımı aştığını, kadınlarla birlikte çözüm arayışına gittiklerini söylüyor.  

“TOKİ HALKI MÜŞTERİ OLARAK GÖRDÜ”
Depremin büyük yükü kadınların omuzlarında ama Belediye’nin yükü de az değil. Belediye, kısıtlı bir bütçe ve imkânsızlıklarla halkın yaralarını sarmaya çalışıyor.  Van Belediye Başkanı Bekir Kaya, “Yurttaş sadece evini değil işini de kaybetti. Bu zararın telafi edilmesi gerekiyor ancak devlet olabildiğince bu sorunun üstünü örtmeye çalışıyor. Unutulan Van halkı, kendi çözümünü de kendisi yaratacak ” diyor. Çelebibağ Belediye Başkanı Veysel Keser de “Kışın çadırlar yanıyordu, şimdi de konteynerler. Halkın barınma sorunu hala çözülmedi. Deprem gerçeği ile açığa çıkan konut talebi fırsata dönüştürüldü. TOKİ, Van halkını müşteri olarak gördü”  sözleriyle hükümetin politikalarını eleştiriyor.
SENDİKALAR HALKLA İÇ İÇE
Van’da sendikalar da çok hareketli. Deprem nedeniyle binaları hasar gören Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) çalışmalarını konteynerlerde sürdürüyor.
 Van Eğitim Sen Şube Başkanı Mucip Vergili, öğrencilerin ve öğretmenlerin mağduriyetinin giderilmediğini söylüyor.
 “Van’da 43 okul kullanılmaz halde. Eğitim ve öğretime uygun olduğu ileri sürülen okulların ise sağlam olmadığı daha sonra raporlar kanıtlandı. Resmi rakamlara göre Van’da 70 bin öğrenci eğitimlerini dışarıda sürdürüyor. Ama bu rakamlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Van’dan giden öğrenciler dışarıda da okuyamıyor. Gittikleri yerlerde ırkçı saldırılara maruz kalıyorlar. Bu nedenle eğitimlerini bırakıp geliyorlar. Öğretmenler için de durum farklı değil. Barınma sorunumuz hala çözülmedi. Van’da öğretmenler de fiziksel ve psikolojik olarak yıprandı.”
SES Şube Başkanı Yılmaz Berki de, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının zor bir dönemi yaşadıklarını söylüyor. Çok sayıda hastanın tedavileri yapılmadan geri gönderildiğini, sağlık emekçilerinin mesaisiz çalıştığına dikkat çeken Berki, “Hasarlı olduğuna dair raporların verilmediği hastaneler başka hastaneler ile birleştirildi. Üç hastane bir binaya sıkıştırıldı. Hükümet neyin peşinde bilmiyoruz” diyor.
Büyük bir yıkım yaşayan Van’ın sokaklarındayız. Hayat her ne kadar  ‘normal akıyor’ gibi görünse de,  Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Binalar yıkık, dökük… Halk isyanda!



2 Mayıs 2012 Çarşamba

“Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!”

Aysel Kılıç

Duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu: “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” Soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!”

Çocuk heyecanı, çocuk sevinci ile uyandım 1 Mayıs sabahına.  Muhafazakarlığı ile bildiğim, tanıklık ettiğim ‘mahallem’in sokaklarında  bugün bir telaş, bir koşuşturmaca vardı.  Hergün işe gitmek ve eve dönmek için bindiğim Kocamustafapaşa otobüsünün yolcu profili de bugün bambaşkaydı. Gençler tarafından işgal edilmişti sanki otobüs.  Türküler, marşlar, şen kahkahalar…
Yanımda oturan, 80’li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, adam otobüsteki gençleri şaşkın gözlerle izliyordu. “Yanlış mı bindim, bugün bir tuhaflık var otobüste?” diye sordu bana.  “Bugün 1 Mayıs” dedim.   “Ha anladım, anarşiklerin eylemi değil mi 1 Mayıs kızım?” dedi.   “İşçi ve emekçilerin bayramı, sizin, bizim bayramımız” dedim gülümseyerek.   Peşpeşe soru sormaya devam etti.  Ben soruları yanıtlarken yüzündeki endişe azaldı, sohbetimiz  derinleşti.   1 Mayıs’ı en sade cümlelerle anlatmaya çalışırken,  hemen arkamızda oturan iki genç de sohbetimize katıldı.  
 “Dede seni de götürelim alana” dedi esmer güleç yüzlü genç.  “ Biz derslerimizi, işimizi bırakıp Bayramı kutlayacağız” diye devam etti.  Yaşlı adam, sesini yükselterek, “Yavrum talebesiniz, işçi değilsiniz ki eyleme gidiyorsunuz?” dedi.  Genç ise, “Evet talebeyiz, işçi değiliz, ama okumamamız için elinden geleni yapıyor devlet. Parası olmayan okuyamıyor.  Öğrenci değil de müşteriyiz sanki!” Adam, kafasını sallayarak, onayladı gencin söylediklerini,“ Haklısın yavrum, ben de çocuklarımı okutamadım parasızlıktan” dedi.
Sohbet sürerken,  duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu.  “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” diyenler çoğaldı. Ama soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede,  ( yazımın başındaki gibi ‘yaşlı’ diyemeyeceğim artık,  O’nunla çoktan tanışmıştık) gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!” dedi.  Bu cevap gençlerden büyük bir alkış aldı, ıslıklar çoğaldı.  Devamında marşalar geldi:  “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı…” 
Otobüsteki atmosfer beni de içine çekmişti,  Unkapanı’na  ne zaman vardığımızın farkında bile değildim. “Taksim’e gitmez, son durak!” diyen şoförün sesini duydum.  1 Mayıs alanına gitmek için gelenler tek tek Şişhane yolunu tuttu. Ben de Ahmet dedenin inmesi için bekledim.  Çantamdan çıkardığım fotoğraf makinemi görünce,  “Gazeteci misin?” diye sordu ışıldayan gözleri ile.  Yanıtımı alınca, “Hiç belli ettirmedin kızım, yoksa beni de mi yazacaksın gazetene?” diyerek gülümsedi.   
Evet, Ahmet dedeyi yazmadan edemezdim.   “Anarşiklerin eylemi değil mi 1 Mayıs?” diye soran, ancak otobüste tanıştığı gençlerle birlikte 1 Mayıs alanının yolunu tutan Ahmet dede, hepimizden genç değil de neydi?
 1 Mayıs ile ilk kez tanışmanın heyecanını yaşayan Ahmet dede ile Unkapanı Köprüsü’nü  adım adım yürüdük…  Kızıl bayraklar, davul zurnalar, marşlar bizi karşıladı. Ahmet dedenin yüzüne vuran güneş,  tüm gölgeleri silip süpürmüştü.