Kayıtlar

Devlet Van'ı çoktan unuttu!

Resim
Kara kışı çadırlarda geçiren Van halkı, yazın sıcağında da konteynerlere mahkum edildi. Devletten umudunu kesen Van, kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde. Van halkı, kendi çözümünü kendisi yaratma yolunda. AYSEL KILIÇ Van’ı vuran büyük deprem ülke gündeminden düştü.     ‘Van’da hayat normale gidiyor’ propagandası yapan medya da elbirliği ile Van’ı manşetlerden düşürdü.   Oysaki Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Deprem, yoksul emekçi ve köylülerin sırtında taşınması daha da zorlaşan bir yük haline geldi. Aradan geçen 7 aya rağmen Van halkının barınma sorunu çözülmedi.   Kara kışı çadırlarda geçiren halk, yazın sıcağında da konteynerlere terk edildi. ‘Kalıcı konutlar hazır’ diyen AKP Hükümeti, depremzedeler üzerinden rant elde etmenin peşine düştü. Cebinde bir ekmek parası dahi olmayan halka 75 bin liralık TOKİ evlerini adres olarak gösterdi. Van halkını “müşteri” olarak gören hükümet, depremin fatu...

“Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!”

Resim
Duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu: “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” Soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!” Çocuk heyecanı, çocuk sevinci ile uyandım 1 Mayıs sabahına.   Muhafazakarlığı ile bildiğim, tanıklık ettiğim ‘mahallem’in sokaklarında   bugün bir telaş, bir koşuşturmaca vardı.   Hergün işe gitmek ve eve dönmek için bindiğim Kocamustafapaşa otobüsünün yolcu profili de bugün bambaşkaydı. Gençler tarafından işgal edilmişti sanki otobüs.   Türküler, marşlar, şen kahkahalar… Yanımda oturan, 80’li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, adam otobüsteki gençleri şaşkın gözlerle izliyordu. “Yanlış mı bindim, bugün bir tuhaflık var otobüste?” diye sordu bana.   “Bugün 1 Mayıs” dedim.    “Ha anladım, anarşiklerin eylemi değil mi ...

Tutuklu kadınlar neden regl olamıyor?

Resim
            Aysel Kılıç                 İçeride, yani hapishanelerde neler olup bittiğini, ya tutukluların gönderdiği mektuplardan öğreniyorum ya da ayda yılda bir gittiğim ziyaretlerden. Gazeteci kimliğim nedeni ile tutuklulardan bugüne kadar sıkça mektup aldım. Gelen mektupların büyük çoğunluğunda, tecrit sorunu anlatılıyor. Kimisinin aile görüşü engelleniyor, kimisinin ise mektuplarına, kitaplarına el konuluyor. Sadece bunlarla bitmiyor sorunlar, sıcak ve soğuk su sıkıntısı, havalandırılmaya toplu çıkamamak vs. vs… Mektuplar geldikçe, tutuklulara daha da yakınlaşıyorum, onların acısını acım; sevinçlerini sevincim gibi yaşıyorum. Bazen bir mektubu defalarca okuduğum oluyor.          Yıllarca yazdım/yazıyorum, haberini yapıyorum içeridekilerin. BirGün de aynı duyarlılıkla, tutuklu ve hükümlülere sayfa açtı, gele...

Bakırköy’de beş saat

Resim
Aysel Kılıç Bir “görüş” günü.   Hava buz gibi, ayaklarımı hissedemiyorum. Arkadaşları görme heyecanı bile bu ayakları ısıtmaya yetmiyor. Hapishane önünde bekleyişimizin sonu gelmeyecek gibi geliyor. Sıra yazdırmak için, görüş saatinden üç saat önce geldim. Benimle birlikte bekleyen onlarcasına bakıyorum. Çok uzak yerlerden gelmiş anneler, babalar... Kimisi kızına ördüğü kazağı gösteriyor yanındakine, kimisi ise vereceği harçlığın miktarına üzülüyor. “Kantin ateş pahası, para yetişmiyor” diyor esmer yüzlü genç. “Eskiden dışarıdan götürdüğümüz yiyecek ve giyecek yetiyordu; ama şimdi o bile yok. Cezaevini ticaret haneye dönüştürmüşler!” sözleri ile devam ediyor konuşmasına. Yılların acısını yansıtan deniz mavisi gözleriyle, yüzündeki derin çizgilerle yetmişli yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir kadın ise, elindeki yeşil kazağı okşuyordu. Yeşil denilmezdi aslında, hakiydi. Yani “yasaklı”   olan renk.   Hapishaneye bu rengin girmediğini bilmiyormuş Fatma ana.   Alm...

'Durdurun inecek var!'

Resim
Hergün yeni bir kabusa uyanmanın ve günü bir kabusla bitirmenin ne olduğunu İstanbul'da yaşayan halk iyi bilir. Evine ekmek getirebilmek için, henüz gün doğmadan uyanıp yollara koyulan emekçi halkın çilesi bitmek bilmiyor. Üretim esnasında değil, trafikte ter döküyor İstanbullu. Özel arabası ile trafiğe çıkanlardan bahsetmiyorum. Benim sözünü ettiğim bu ülkenin gerçek emekçileri. 'Özgür seyahat' adı altında zorla ceplerine konulan satış kartları ile, yani "akbil" ile bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan yurdum insanı. İstanbul'un ücra mahallelerindeyseniz, Gazi'de, Ümraniye, ya da Esenyurt'ta... Belediye size on otobüsü değil de dört otobüsü reva görmüşse vay halinize! İşe yetişebilmek için, uyku ve uyanıklık arasında düşersiniz yollara. Henüz gün doğmadan. Henüz midenize bir lokma girmeden. Otobüs kuyruğunda ön sırayı almak için koşar adımlarla geçersiniz... Ne mendil satan çocuğa günaydın deme fırsatı bulursunuz, ne de geçmekte olan...

Siz hiç "tatil oyunu" oynadınız mı?

Resim
Şöyle bir uzanmaya ne dersiniz masmavi bir denize. Tepenizde parıldayan yıldızlar, ve kuş sesleri, çekirge sesleri… Masa ve sandalye yerine çimler; otomobil yerine bisiklet. Zır zır çalan telefonlar yok, sonu gelmeyen e-postalar da. Yani hiç bir trafiğe geçit vermeyecek bir dünya. Uyku ve uyanıklığın bedenimizin iradesinde olduğu bir hayat. Belediye otobüslerinin peşinden koşmak değil de, spor amacıyla yapılan bir koşu. Zaman ve para bir araya gelmediği için yolda ya da iş yerinde yemeğe mecbur bırakıldığımız simit yerine, sütten baldan bir kahvaltı. Kent yaşamının yüzeyselliğinin aksine, gün içinde hem derin sohbetlere, hem de kitap okumaya bolca zaman ayırdığımız bir dünya. Ve oyunlar oynadığımız bir dünya. "Kaybetme- kazanma" üzerine değil bu oyunlar. Eğlendiren, güldüren oyun türü bunlar. Çok mu uzak geldi bu dünya? Hayır. Böyle bir dünya ne düş ne de imkânsız. "Tatil" adı altında bize sunulan, daha doğrusu SATILAN yaşam, hava gibi, su gibi doğal bir ihtiya...

Adalet satılık 40 liraya! Alan var mı?

Resim
Bir devlet düşünün ki kanun üstüne kanun yapıyor, neye hizmet ettiğini bilmeden (!) Bir devlet düşünün ki adaleti bile satılık! Öyle bir devlet düşünün ki yurttaşına düşman. Evet, düşüncesi bile bizi tedirgin ediyor, ürpertiyor. Ama o devleti uzakta aramayalım. Çünkü o devlet hayatımızın her alanına hücum etmiş durumda. Çünkü o devlet, kanunlarıyla başımıza vurmakta. Ve ne yazık ki o devletin ‘sevgili yurttaşları’yız. Adil bir dünya istediği için dört duvar arasına hapsettiği yurttaşını oradan çıkarmamak adına her yolu deniyor devletin adaleti. Asıl görevi, yargılamaya ilişkin maddi gerçeği açığa çıkarmak olan devlet, bu sorumluluğunu yerine getirmiyor. Her gün önümüze yeni bir kanun koyarak, biz yurttaşlara gözdağı vermeye çalışıyor(!) Yargıyı sürüncemede bırakıyor. Evet, şimdi önümüze koyulan yeni bir kanun var. Resmi adı, "Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Kanunu" olan bu kanun kaşla göz arasında yürürlüğe konuldu. Bu kanun, davaları temyiz etmek için parayı şar...