Kayıtlar

Roboski ve 'adalet sarayı'

Resim
Tarih 29 Aralık 2011. İstanbul  güzel, güneşli. Adliye muhabiriyim. Yani  adalet  ve adaletsizliğin  tam da ortasındayım. Meslektaşlarımın yargılandığı davayı takip etmek için Çağlayan'daki İstanbul  'Adalet Sarayı'ndayım.  Adalet yerini bulacak ve arkadaşlarım, meslektaşlarım beraat edecek, diye düşünüyorum (!) Umutluyum, gülüyor yüzüm... Ama uzun sürmedi bu huzur... Gazete sayfalarını çevirmeden, televizyona bakmadan sokağa atmıştım kendimi; yüzümün gülmesi de bundanmış. Kara haberi öğrenmem geç olmadı. 34 insan bombalarla paramparça edilmişti!  Beynimden vurulmuştum sanki. Haber spikeri günün "rutin" haberiymiş gibi aktarıyordu yaşanan katliamı.  Gördüklerim, duyduklarım karşısında ne bir söz çıktı iki dudağımın arasından ne de oturduğum yerden kalkabildim.  Öylece kala kaldım adliyedeki basın odasında.  Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum,  gözyaşlarım donmuştu sanki.   Ne meslektaşlarımın duruşmasını izl...

Kadın ‘cam tavan’ a çarpıyor, erkek yükseliyor!

Resim
Kadın gazeteci, erkekle aynı işi yapsa da, daha fazla emek verse de karar mekanizmalarında yer almıyor. “Ben de buradayım” diyen kadın gazeteciyi zorlu bir mücadele bekliyor.  Kadınlar, çalışma hayatının her alanında olduğu gibi basında da ayrımcı uygulamalara maruz kalıyor. Kadın gazeteci istediği haberi takip edemiyor, istediği konuda köşe yazamıyor, üst düzey kademelerde yer almak için başarının ötesinde bir çaba sarf etmeye zorlanıyor. Çalışma yaşamında erkekle aynı işleri yapan kadın gazeteci, karar alma mekanizmalarında yer almıyor. Feminist hareketin akademik dünyaya en büyük katkılarından biri de bu alandaki eşitsizliğe dikkat çekmesi olmuştur. Kadının medyadaki temsili üzerine yıllardır bir dizi araştırma ve inceleme yapıldı kadınlar tarafından. Tüm bu araştırma ve incelemelerdeki temel çıkarsama ise medyanın cinsiyetçi olduğudur. Araştırmalar, kadının medyada iş ve toplumsal hayatındaki başarılarından çok, töre cinayetleri, intihar, tecavüz, şiddet ...

Kadınlar, erkekler, aşklar ve mektuplar

Resim
Gözlerimi kapatıp yeni bir dünyaya  yolculuk yapıyorum; İçinde bulunduğumuz dünyadan çok uzak, başka bir yaşama.  Sınırlar yoktur o dünyada,  sevgi, aşk mülkün hapsinde değildir, cinsellik özgürdür.  Ne kadın erkeğin kölesi, ne de erkek kadının, sistemin...  Çıkar ilişkilerine yaşam alanı yoktur o dünyada.  Sevdiği için dokunur kadın ve erkek, sevdiği için özgür bırakırlar birbirlerini. Kimse kimseye istemediği bir hayatı dayatmaz,  yaşamlarını zindana çevirmez; aksine birbirlerinin hayatlarını yeşertmek için yaşarlar. Kadın ve erkek arasındaki çıkarsız ve özgür birliktelik  tüm toplum için geçerlidir. ‘Ben’ değil, ‘biz’ hâkimdir hayata. Biri zincirliyken, diğerinin özgür olma şansı  yoktur.  Biri mutsuzken diğerinin mutlu olma olasılığı da. Bu rüyadan uyanmak istemiyorum.  Benim gibi pek çok insan bu rüyayla yaşıyoruz; Çünkü o rüyanın gerçekleşme olasılığının yüksek olduğunun farkındayız.  Bizi dimdik ayakta tutan da bu fa...

Ben, Metin olmaya mecburdum!

Resim
Bir gazeteci, cesur, yiğit bir gazeteci yaşama veda etmişti. Hafızamda bir daha hiç silinmeyecek kadar büyük, yürekli bir gazeteci.  Adı Metin’di. Metin Göktepe.  O ismin benim yaşamıma yön vereceğini çok sonradan anlayacaktım. O’nu hiç görmedim, tanımadım ama sanki yüreklerimiz birlikte atmıştı. Sanki aynı kalemi tutuyor, aynı sözleri haykırıyor ve aynı öfkeyi büyütüyorduk. Metin’i gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında tanıdığımda, O çoktan ayrılmıştı aramızdan. Tarih sayfalarını bir karanlığa daha açmıştı.  Metin Göktepe dövülerek, işkenceden geçirilerek katledilmişti. Susturulmaya çalışılmıştı ancak Metin susmamıştı. Metin ölse bile hiç susmayacaktı! Kendisiyle birlikte atan yürekler, O’nun soluğu, O’nun sesi olmuş, O’nun kalemini yere bırakmayacaktı. Televizyon ve gazetelerden Metin’in öldürüldüğünü duyduğumda henüz 16 yaşında, lise öğrencisiydim. Umutlu, öfkeli ve bir o kadar da kararlı bir genç. Metin’in kalemi olacaktım; çünkü Metin bendim, Metin...

Savaşın gölgesinde bir kent Antakya

Resim
  Aysel Kılıç -Gülşen İşeri Aylardır yanı başımızda süren bir savaş var. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları için ‘demokrasi götürüyoruz’ diyerek masum halkı öldürmesi ve bu ölümlerin hala Suriye’de devam etmesi Türkiye’de özellikle de sınır bölgelerinde derinden hissediliyor. Her gün üzerlerine bombaların yağdığı Suriye halkıyla dayanışmak için birkaç girişim oldu Türkiye’den… Geçtiğimiz hafta  ‘sınır’da anlamlı bir etkinlik daha yapıldı. Her yıl yapılan Yeşilpınar Defne Kültür ve Sanat Festivali bu yıl müziği bıraktı ve bir foruma dönüştürülerek’ Barışa Çığlık’ adıyla sanatçı, aydın, yazar, akademisyen, siyasetçiyi bir araya getirdi.  Bizde bu vesileyle Antakya’daydık… Sınırdan Suriye’ye nasıl bakılıyor, nasıl yorumlanıyor, Antakyalılar savaş gölgesinde nasıl yaşıyor yakından bakalım dedik. Ama hemen hatırlatalım; Antakya’ya yola çıkışta en yakınımızın bile bize “oraya gideceğinize emin misiniz, kötü şeyler olacak” demesi aslında Türkiye’deki genel a...

Devlet Van'ı çoktan unuttu!

Resim
Kara kışı çadırlarda geçiren Van halkı, yazın sıcağında da konteynerlere mahkum edildi. Devletten umudunu kesen Van, kadınlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, belediyeleriyle büyük bir dayanışma içerisinde. Van halkı, kendi çözümünü kendisi yaratma yolunda. AYSEL KILIÇ Van’ı vuran büyük deprem ülke gündeminden düştü.     ‘Van’da hayat normale gidiyor’ propagandası yapan medya da elbirliği ile Van’ı manşetlerden düşürdü.   Oysaki Van’da hayat hiçbir zaman normale dönmedi. Deprem, yoksul emekçi ve köylülerin sırtında taşınması daha da zorlaşan bir yük haline geldi. Aradan geçen 7 aya rağmen Van halkının barınma sorunu çözülmedi.   Kara kışı çadırlarda geçiren halk, yazın sıcağında da konteynerlere terk edildi. ‘Kalıcı konutlar hazır’ diyen AKP Hükümeti, depremzedeler üzerinden rant elde etmenin peşine düştü. Cebinde bir ekmek parası dahi olmayan halka 75 bin liralık TOKİ evlerini adres olarak gösterdi. Van halkını “müşteri” olarak gören hükümet, depremin fatu...

“Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!”

Resim
Duraklardan binenlerle birlikte iyice kalabalıklaştı otobüs.  1 Mayıs olduğunu bilmeyenlerin soruları gelemeye devam ediyordu: “Şoför Bey, bu otobüs nereye gidiyor!” Soruları ne şoför ne de gençler cevaplıyordu,  yanımda oturan Ahmet dede gelen sorulara tek tek cevap yetiştirmeye çalışıyordu: “Bu otobüs 1 Mayıs’a gidiyor!” Çocuk heyecanı, çocuk sevinci ile uyandım 1 Mayıs sabahına.   Muhafazakarlığı ile bildiğim, tanıklık ettiğim ‘mahallem’in sokaklarında   bugün bir telaş, bir koşuşturmaca vardı.   Hergün işe gitmek ve eve dönmek için bindiğim Kocamustafapaşa otobüsünün yolcu profili de bugün bambaşkaydı. Gençler tarafından işgal edilmişti sanki otobüs.   Türküler, marşlar, şen kahkahalar… Yanımda oturan, 80’li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, adam otobüsteki gençleri şaşkın gözlerle izliyordu. “Yanlış mı bindim, bugün bir tuhaflık var otobüste?” diye sordu bana.   “Bugün 1 Mayıs” dedim.    “Ha anladım, anarşiklerin eylemi değil mi ...